Toplu Sözleşme Mi, O Da Ne?

Okuma Süresi: 5 dk.

Toplam 33 yıllık memuriyet hayatımın son 30 yılını kamu çalışanlarının örgütlenme, toplu sözleşme ve grev yapma haklarını elde etmesi uğruna harcadım. Geriye baktığımda bu geçen yıllarıma üzülmüyor ve çeşitli açılardan pişmanlık duymuyor değilim.

Bu gün emekli bir kamu çalışanı olarak, sözde toplu sözleşme görüşmelerini çok kötü bir yazarın senaryosunu yazdığı ve berbat oyuncuların oynadığı bir tiyatro oyununu üstelik çok yüksek bilet fiyatıyla izlemiş hissiyle takip ediyorum.

Bu kısa yazıda fazla uzatmayalım. Taa 12 Eylül öncesine dönmezsek kamu çalışanlarının son sendikalaşma mücadelesi 1980’li yıllara dayanır. Kaynağını başta ILO sözleşmeleri olmak üzere çeşitli uluslararası hukuktan alır. Sendikal haklar bir bütündür. Sendika kurma, toplu sözleşme yapma ve grev hakları olmazsa olmazdır. İstisnalar hariç bunlardan birisi dahi tam anlamıyla yoksa o ülkede sendikal hak ve özgürlüklerden söz edilemez. Ülkemizde kamu çalışanlarının sendika kurma, toplu sözleşme ve grev yapma hakları yasalar veya fiili uygulamalarla ya kısıtlı yada tümden yasaklıdır. Bu haliyle bırakın evrensel hukuka Anayasamıza bile aykırıdır. O nedenle bu gün sona eren sözde toplu sözleşme berbat bir tiyatro oyunundan öte değildir.

Evrensel hukuka, dolayısıyla esasen Anayasamıza göre çalışanların hangi düzey ve şekilde sendika kuracaklarına çalışanlar karar verir. Ama ülkemizde bu 4688 sayılı yasayla düzenlenmiştir. Yasaya göre asker, polis, infaz koruma memuru gibi kişiler başta olmak üzere kamu çalışanlarının üçte biri sendika dahi kuramaz. Emeklilerin hakları da bu sözde toplu sözleşmeyle belirlendiği halde emekliler de sendika kuramaz.

Yapılan bir toplu sözleşme değildir. Neresinden anlatsak bilmem ki; Toplu sözleşme esasen kanun hükmündedir. Yapıldıktan sonra başka bir makamın onayına sunulamaz. Oysa ülkemizde kamu çalışanlarının yaptığı sözde toplu sözleşme Cumhurbaşkanı, TBMM, çeşitli kurum ve kurulların onayına tabidir. Yapılan toplu sözleşmenin uygulanması sırasında bir uyuşmazlık çıkarsa yetkili merci yargıdır. Oysa yapılan sözde toplu sözleşmede sonradan olumlu veya olumsuz birçok değişiklik yapıldığı halde bunlar yargının konusu olamamaktadır. Çünkü en başta sözde toplu sözleşmeyi imzalama yetkisi kamu işveren heyeti başkanı ile en çok üyeye sahip konfederasyon başkanına verilmiştir. Bunların tüzel kişilikleri yoktur. Görev süreleri toplu sözleşme süreciyle sınırlıdır ve anlaşma veya uyuşmazlık sonrasında sona erer. Yani sözde yapılan bir toplu sözleşme sonrası uygulamada bir anlaşmazlık ortaya çıksa bunlar yargı mercii karşısında taraf olamazlar. Örneğin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı bu sözleşmeye bakan olarak, yada Ali Yalçın Memur-Sen başkanı olarak imza atmazlar. Heyet başkanı olarak imza atarlar. Ancak bu heyetlerin görev süresi yasayla sınırlanmıştır. Yine hakem heyeti de öyledir. Örneğin 2023 yılında Cumhurbaşkanı lütfederek çalışanların maaşlarına hem yapılan sözde toplu sözleşmenin hem de güya enflasyonun üzerinde zam yaptı. Oh ne güzel yaşasın Cumhurreisimiz. Peki Cumhurbaşkanı gelecek yıl ekonomi kötü memur ve emekli maaşlarına hiç zam yapmıyorum derse kimi mahkemeye vereceğiz. Nitekim memur emeklilerine Temmuz 2023 ayında seyyanen zam verilmedi.

Yine hukuk düzeni vatandaşa zor kullanma hakkını yalnızca emeğin iş gücünün korunması açısından kişilere ve örgütlere vermiştir. Evrensel hukuka göre birisi babanızı dahi öldürse ona siz ceza veremezsiniz, ama birisi emeğinizin karşılığını vermezse ona zor kullanabilirsiniz. Yani başta grev olmak üzere, boykot, protesto, gösteri yürüyüşü ve hatta barışçıl olmak koşuluyla işyeri işgali bile yapabilirsiniz. Ancak bu günkü düzende ülkemizde bunu yapmak neredeyse imkânsızdır. Elbette Anayasaya aykırıdır ama 4688 sayılı yasada açıkça grev düzenlenmemiştir. Öte yandan süreçte grev yapacak zaman dahi yoktur. Her şeye rağmen grev yapacak olsanız toplu sözleşme kamu çalışanlarının yarısının işyerini oluşturan okulların tatil olduğu döneme rasgelmektedir ki zaten bir anlamı olmayacaktır. Diğer eylem türlerini denediğinizde de kafanıza jopu yiyeceksiniz. Kısaca grev hakkını ve yapma olanağını bulamayan bir sendikal düzenin hukuka uygun olduğunu savunmak mümkün değildir.

Toplu sözleşme görüşmelerinde ortaya çıkan uyuşmazlık karşısında hakeme başvurmak gayet normaldir. Hangi alanda olursa olsun hakem demek, tarafsızlık, hakkaniyet, adalet ve hukuk demektir. Oysa 4688’e göre hakem heyeti, kamu işvereninin bir organıdır. Çoğunluğu Cumhurbaşkanı tarafından atanır. Arabulucu değil son karar vericidir diyeceğim ama o dahi değildir. Yani gereksizdir.

Peki bunun suçlusu kimdir? Cumhurbaşkanı mı, TBMM’mi? Hayır. Bunun suçlusu bizatihi kamu çalışanlarıdır. Onların sözde sendikalarıdır. Bu gün kamuda çalışanlar ve güya sendikacı geçinenlerin çoğu geçmişten bihaberdir. Mücadeleci gelenekle hiçbir bağları yoktur. Çalışanların önemli bir kısmı sendika tercihlerinde bireysel çıkarlarını ön plana çıkarmaktadır. Bunu somut olarak da görmekteyiz. Çalışanların yarısı her daim iktidar partisinin yandaşı sendikaya üye olmaktadır. Kalanların yarısı da küçük ortağın yandaş sendikasına. Kalanların bir kısmı eskiden hiçbir sendikaya üye olmazdı şimdi toplu sözleşme ödeneği diye bir şey icat edildi. Onu almak için kendisine en az zarar vereceğini düşündüğü sendikalara üye olmaya başladılar. Evet evet bu sözü bilerek söylüyorum. Kamu çalışanları sendikalara bir yarar elde etmek için değil zarar görmemek için üye oluyorlar. Dünya’nın hiçbir yerinde olmayan şekilde nasılsa sendika aidatını da devlet ödüyor oh ne ala. İşte bunların dışında kalanlarda küçükten büyüğe ya ideolojik sebeplerle ya da belki bir gün bize de bir fırsat geçer anlayışıyla sendikalara üye oluyorlar.

Ne diyeyim ülkemizde bırakın gelişmiş toplumların insan haklarından sayılan hakları elde etmeyi Cumhuriyetimizden olacağız neredeyse…


Yanıtla

Your email address will not be published.