Eğitim İşkolu Sendikacılığında Durum ve Sorunlar

Okuma Süresi: 12 dk.

Ülkemizde son yıllarda eğitim düzenimizdeki görünüm, yurttaşlık bilinci taşıyan herkesi kaygılandırıyor. Çünkü, Cumhuriyetin eğitim düzeni önemli ölçüde ulusal, kamusal, bilimsel, laik, parasız olma… gibi temel niteliklerinden uzaklaştırılıyor. Son günlerde de okullara ““”manevi danışman” adıyla din görevlileri atandı. Birkaç ilde “pilot uyguma” dense de, Cumhuriyet okullarını medreseleştirmeye yönelik bir toplumsal nabız yoklama girişimi olarak görülmelidir. Yeterli tepkiyi görmezse de genelleştirileceği öngörülmelidir.

Üstüne en yeni Milli Eğitim Bakanı, hem de eski Milli Eğitim bürokratı, bir üniversitenin rektörü ve önceki bakan yardımcısı iken, sanki karma eğitimin laik okul düzeninin temel göstergesi, Anayasanın ve Temel Eğitim Yasası’nın da temel kurallarından olduğunu bilmezmiş gibi, “Kızlar için ayrı okullar açılabilir” anlamında sözler edebildi. Sonradan “Yanlış anlaşıldım.” dese de bir kamuoyu tepkisi ölçmeyi denediğini anlamak zor değildi. Bütün bu gelişmelerin yaşandığı ortamda “Eğitim işkolu sendikaları ne durumdalar? Ne yapıyorlar? Bu olup bitenlere ne diyorlar?” soruları akla geliyor doğal olarak…

Siz memur sendikacılığını eğitim işkolu boyutundan başlatanlardansınız. İlk Eğitim-İş’in kurucularından ve ilk yöneticilerinden birisisiniz. Bu durum sizce nasıl değerlendirilmeli?

Bu durum her Cumhuriyet öğretmeni için kuşkusuz endişe verici. Ancak, bu gelişmelere ilişkin olarak eğitim iş kolu sendikalarının durumunu, tavır ve tutumlarını doğru değerlendirebilmek için öncelikle Türkiye sendikacılığının genel durumuna göz atmak gereklidir.

Elbette öncesi de göz önüne alınmalı, ama özellikle son 20 yılı aşkın bir süredir, ülkemiz neredeyse dinci faşizan bir diktatörlüğe sürüklenirken; gittikçe artan ekonomik bunalım, özellikle emekçi ve emeklileri açlık sınırının altına itmiş, işsizliği 10-15 milyonluk boyutlara taşımışken; enflasyon hiperleşiyor, ücretler ve alım gücü eriyor, zamlarla açlık yaygınlaşıyorken… ne işçi, ne memur konfederasyon ve sendikalarından dişe dokunur boyutta grev, yürüyüş ve miting görülmedi. Alınan bir kaç grev kararının neredeyse tümü de hükümetçe ertelendi. Bu ertelemeler de gerekli tepkiyi görmedi. Bu durum, sendikaların sınıfsal bilinç, birlik ve dayanışma, örgütsel güç yetersizliğinden kaynaklanıyor denilebilir. Ancak, iktidarın yargı, güvenlik gücü, kamu bürokrasisi… eliyle uyguladığı baskılar, yarattığı korku iklimi de oldukça etkili görünüyor. Neredeyse baştan beri sendika ve konfederasyon yönetimlerinin ağırlıkla dinci faşizan, düzen yanlısı kadrolardan oluşması da en başta gelen etkenlerdendir.

Kısacası, sınıf bilincinden uzak, örgütsel tabanı düşük, düzene bağlı, yaygın nitelendirmeyle “Sarı sendikacılık” emek ve emekli kesimini, hem emek mücadelesinden, hem insan hakları ve demokrasi, bir başka deyişle, insanca yaşam mücadelesinden uzak tutmaktadır.

En yeni açıklamalar ortaya koyuyor ki, 30 milyona yaklaşan çalışan kesimin ancak %14,7 kadarı sendikalıdır. Hem örgütlenmenin yetersizliği, hem de etkisizliği açıktır.

Bu durumu hangi nedenlere bağlayabiliriz?

Kısaca temel sendikal sorunlar nelerdir denirse;

  • Demokrasi bilincinin yetersizliği,
  • Sınıf bilincinin yetersizliği,
  • Çarpık siyasal koşullanma gerçekliği,
  • Örgütsel kültür yetersizliği olarak sıralanabilir.

Bunlarla neleri anlatmak istiyorsunuz? Biraz açar mısınız?

Sendikalar, sendika yönetici ve üyelerinin, kimi azınlık sendikal örgütleri ayrı tutarak, hak ve özgürlük istemlerinin anlatım, tartışma ve çözüm ortamının gelişkin bir demokrasiyi gerektirdiğinin bilincinde olmadıkları saptaması yapılabilir. Bu nedenle demokrasinin geliştirilmesi mücadelesine katılmak şöyle dursun, var olan yapısı ve işleyişini koruma konusunda sessiz kalmış ve boyuneğici davrandıkları herkesin gözlediği bir gerçekliktir.

“Tek adam rejimi” denilen, kendi işlevlerini ortadan kaldırırcasına kısıtlayan, var olan hak ve özgürlüklerini de kullanamaz duruma düşüren, bir tür diktatörlüğe geçiş sürecine direnmek bir yana, ağırlıklı olarak destek verdikleri de bir gerçektir.

Ağırlıkla emeklerini satarak geçinen ücretlilerden oldukları, kırsal kökleriyle bağları hızla koptuğu, yeni kuşaklarının kent koşullarında yaşamak zorunda olduğu somut bir gerçeklikken, sanki orta ya da büyük mülk sahipleriymiş gibi, onların istedikleri piyasacı düzene itiraz etmedikleri gibi, bu düzenin savunucusu politikalara yandaş oldukları da seçim dönemlerinin açık göstergelerindendir. Bu durum kendi toplumsal konumuna sınıfsal durumuna yabancılaşmışlığın açık kanıtıdır. Sendikalar bu bilinci oluşturacak eğitsel etkinliklerden sanki özenle uzak durmaktadırlar.

Daha önemlisi, yine ağırlıklı olarak, hem kendi sınıflarına, hem de kişisel hak ve çıkarlarına ters bir siyasal anlayışa sürüklenmişlerdir. Hem feodal düzen kalıntılarını kullanmayı sürdüren, hem kapitalizmin en çarpık uygulanışına öncülük eden ve siyasal iktidarı neredeyse İkinci Dünya Savaşı sonlarından bu yana elinde tutan işbirlikçi ağa, tüccar, büyük sermaye yanlısı partilerin kuyruğuna takılmışlardır. Bu çarpık siyasal anlayış güncelliğini sürdürmektedir. Bu duruma düşülmesinde dinsel inançların siyasal malzeme olarak azgınca kullanılmasının payı olduğu göz önünde tutulmalıdır. Bu durumun en ağır sonucu, ortak hak ve çıkarları için birlik ve dayanışma içinde örgütlenmesi, mücadele etmesi gereken aynı sınıf ve meslek kesiminin insanlarını bölmesi, yoldaş ve omuzdaş olmalarını önlemesidir. Ayrı örgütlerde kümelenmelere, birbirlerine rakip, hatta hasım duruma düşmelere neden olunması, kamu ya da özel işverenler karşısında da güçsüz ve etkisiz kalınmasına yol açmasıdır.

Öte yandan, sendikaların yanı sıra, neredeyse tüm demokratik kitle örgütlerimizde süreğenleşmiş bir temel örgütsel çarpıklık yaşanmakta ve örgütleri asıl işlevlerinden uzaklaştırıp etkisizleştirmektedir. Bu yanlışlık, örgütlerin bir ortak alan olduğunu gözardı edip kişisel alanmış gibi kullanma alışkanlığıdır. Alınacak kararların, yapılacak etkinliklerin, örgütün tüm katılımcılarını olumlu ya da olumsuz etkileyeceği gözönüne alınmaksızın karar alınabilmektedir. Örgüt üyelerinin eğilim ve beklentilerini saptayarak karar almak, etkinlik düzenlemek neredeyse yok gibidir. Bu anlayış, örgüt içi demokrasi yetersizliğiyle birleştiğinde, örgütlerin, elbette sendikaların da, kişisel çiftlik gibi kullanılmasına yol açmaktadır. Olabildiğince oydaşmayla alınması gereken örgütsel kararlar başkanın ya da çıkar dayanışması içindeki yönetici arkadaşlarının keyfine göre oluşabilmektedir.

Bu temel örgütsel sorunlara başkaca pek çok sorun eklenebilirse de bu söyleşinin sınırlarını aşabilir.
Eğitim İş kolu sendikalarının durumunu da işte bu genel durum çerçevesinde değerlendirmek sorunları anlamayı kolaylaştırabilir.

Eğitim-İşkolunda sendikal durumu nasıl görüyorsunuz? Genel sendikal durumdan farklı mıdır? Eğitim çalışanlarının durumu ve sorunları bakımından gerekli etkinliği gösterdikleri söylenebilir mi?

Eğitim iş kolunda kimilerince sevindirici sayılabilecek bir örgütlenme oranı görülmektedir. 2023 yılı verilerine göre, eğitim işkolunda kamu görevlisi sayısı 1.084.376’dır. 52 de sendika bulunmaktadır. Bu sendikaların toplam üye sayısı 813.925’tir. Bu durumda işkolunda sendikalı eğitim çalışanı oranı %75’i aşmaktadır.

Bu örgütlenme oranına ulaşılmasında sendika ödentilerinin(dünyada örneği olmayan bir biçimde) devletçe ödenmesi, sendikalı öğretmenlerin sendikalılık tazminatı almaları gibi ödemelerin etkili olduğu düşünülmelidir.

Bu sendikaların ilk dört sırasını Eğitim Bir-Sen (355.165), Türk Eğitim-Sen (210.982), Eğitim-İş (125.880) ve Eğitim-Sen (78.306) oluşturmaktadır. Yetkili sendika da doğal olarak Eğitim-Bir-Sen’dir.

Bu durum işkolunda çok parçalı bir sendikal yapı olduğunu göstermektedir. Çok parçalılık, MEB’in eğitim politikalarına karşı eğitim çalışanlarının hak ve çıkarlarını korumakta etkisiz kalınmasına yol açmaktadır.
Ancak, etkisizliğin temel nedenleri bakımından, başata ortaya koyduğumuz temel sorunları eğitim iş kolu bakımından da yineleyebiliriz.

  • Demokrasi bilincinin yetersizliği,
  • Sınıf bilincinin yetersizliği,
  • Çarpık siyasal koşullanma gerçekliği,
  • Örgütsel kültür yetersizliği olarak sıralanabilir.

Oysa, genel olarak kamu görevlilerinin, özel olarak öğretmenlerin, toplumun görece en yüksek öğrenim düzeyli kesimi olduğu düşünülürse, tüm emekçilerin örgütlenme, hak ve özgürlük mücadelelerine öncülük, özendiricilik, yönlendiricilik etmeleri beklenir.

Kısacası, demokrasi ve sınıf bilinçleri daha gelişkin, hak ve çıkarlarına denk düşen politik bilinç taşıyor olmalılar. Daha kurumsal, demokratik, katılımcı örgütsel yetenek göstermeliler.

Ancak böyle olmadığı ortadadır.

Bu şaşırtıcı durumu yukarda saydığınız temel sorunlar dışında nelere bağlayabiliriz?

Çok çeşitli nedenler sıralanabilirse de, bence ayrıntı gibi görünen, ama parçalılık ve etkisizlikte önemli yer tuttuğu düşünülebilecek nedenler öne sürülebilir.

  • Etnik, dinsel ve siyasal düşüncelerin etkisiyle örgütlenmeler sonucu, çalışanlar arasındaki neredeyse her etnik, dinsel ve siyasal kümelerin birer sendikası oluşmuş görünmektedir. Bunların yanı sıra, bazı kişilerin öne çıkma, kişisel beklentilere ulaşma, bir kariyer için basamak oluşturma gibi nedenler de çok sayıda sendika kurulmasında etken olmuştur denilebilir.
  • Bu sendikalar, çalışanlar arasında birbiriyle iletişim ve etkileşimi engelleyen kompartıman işlevi görmekte, daha büyük birlik ve dayanışma iklimi ve ortamı oluşmasını engellemektedir.
  • Sendikalar, işverene karşı hak ve çıkar savunmasını güçlendirici bir kitlesellik arayışında olmak yerine, çalışanları birbirinin rakibi durumuna düşürmekte, hatta hasımlaştırıcı, zaman zaman da çatıştırıcı bir işlev görmektedirler.
  • Bu ortam çalışanların sınıf bilincine ulaşmasını, emek hak ve özgürlüklerine ulaşmak için gereken laik, demokratik, sosyal hukuk devleti mücadelesine katılım bilinci oluşmasını engellemekte, demokrasiyi savunma, geliştirme sorumluğu kazanılmasını da önlemektedir.
  • İş kolu sendikalarının hemen hepsinde, söz edilen parçalanmışlığı, birlik ve dayanışma yetersizliğini ortadan kaldırabilecek, etkin bir hak ve özgürlük mücadelesi bilinci ve kararlılığı kazandırabilecek bir örgütiçi eğitim etkinliği gözlenmemektedir.
  • Sendikaların, varlık nedenleri ve işlevlerini verimli ve etkili biçimde ortaya koyabilmelerini sağlayacak, planlı ve programlı çalışma kültürü yoktur.
  • Söz gelimi, eğitim iş kolunda eğitim sorunları, eğitim çalışanları sorunları, öğrenci ve okul sorunlarını tanımlayan ve bunların ortadan kaldırılmasına yönelik, görüş, öneri, istem ve etkinlikleri belli bir dönem için kapsayan ve zamanlayan çalışma programları, eylem ve etkinlik planları yapmadıkları gözlenmektedir.
  • En önemlisi, Cumhuriyetin eğitim devrimleriyle hedeflediği aydınlanma ve çağdaş insan ve yurttaş yetiştirme konusunda, Anayasa ve Temel Eğitim Yasasında tanımlanıp kamusal göreve dönüştürülmüş konularda MEB tarafından yapılması gerekenleri, eğitim çalışanları sendikaları olarak ortak görüş, öneri ve istemlere dönüştürmek, ortak eylem ve etkinlikler tasarlamak, ortak mücadele kararlılığı ortaya koymak sorumluluğu akla bile getirilmemektedir.

Eğitim İşkolu sendikacılığı konusunda oldukça karamsar bir görünüm sergilediniz. Bu olumsuzlukları aşmak için izlenecek çözüm yolları konusunda neler söyleyebilirsiniz?

28 Mayıs 1990 günü kurulan İlk Eğitim-İş Sendikası, 1980 sonrasının da ilk memur sendikası olarak, kamu görevlilerine, elbette eğitim İş kolu sendikacılığına da ilişkin olarak, eğitim kamuoyuna Dr. Niyazi Altunya imzasıyla, bir tür “amentü/manifesto” niteliği taşıyan ilk çağrı mektubunu yayınlamıştı. O mektupta, öncelikli mücadele hedeflerine, en kitlesel birlik ve dayanışma koşullarını oluşturabilmeye ilişkin temel bir yol göstericilik ortaya konmuş, sendikanın temel işlevi, yapısı ve amacı şöyle ortaya konmuştu:

“Dünyanın her yerinde olduğu gibi, kurulacak sendikanın amacı, üyelerine daha yeterli ücret, daha iyi çalışma koşulları ve daha yüksek mesleksel saygınlık sağlamaktır.

Sendika … eğitim işvereniyle bizim adımıza pazarlık yapan, haklarımızı koparan ve koruyup geliştiren bir örgüttür.

Sendika, işkolundaki çalışanları, hiçbir ayrım gözetmeksizin ve bugünkü durumlarından başka bir nitelik aramaksızın üye olarak kabul edecek, en geniş sendikal birliği ve bütünlüğü sağlayacaktır.

Sendika, üyelerinin düşünce ve inanç özgürlüğüne sonsuz saygı gösterecek, ancak hiçbir siyasal parti ve siyasal grupla organik ilişkiye girmeyecek ve bu çevrelerden kaynaklanacak hiçbir midahaleye fırsat vermeyecektir…”

Bugün hem genel olarak kamu görevlileri, hem de eğitim iş kolu sendikaları, bu anlayıştan kopuklar. O nedenle de çok bölünmüş ve parçalanmış durumdadırlar. Doğal olarak kamu işvereni karşısında etkisiz kalmakta, yandaşlık konumuna düşerek, çalışanlar üzerindeki güvenilirlik ve saygınlığını yitirmektedirler.
Bir sendikal örgüt olmaktan çok, kimi kişilere siyasal, yönetsel, ekonomik çıkar sağlama aracı gibi işlev görmektedirler.

Oysa, eğitim iş kolu için öncelikle yapılabilecekler şunlar olabilir:

  • İş kolundaki tüm sendikalar, sayısal boyutlarına bakılmaksızın düzenli aralıklarla iş kolundaki durumu, gelişmeleri ve sorunları görüşüp değerlendirebilirler.
  • Dünyadaki eğitim ve öğretmen, öğrenci ve öteki eğitim çalışanlarının durumları ve gelişmelere ilişkin izlenimleri, değerlendirme ve görüşleri birbirleriyle paylaşabilmelidirler.
  • Eğitimin küresel ve ulusal durumu, gelişmelerini birlikte görüşüp değerlendirebilmelidirler.
  • Eğitim, öğretmen, öğrenci ve okul sorunları konusunda MEB’na ortak görüş,öneri ve istemler sunma çalışmaları yapmalıdırlar.
  • Eğitim iş koluna ilişkin her tür anayasal, yasal ve yönetsel düzenlemeler için birlikte görüş oluşturma, kamu işvereni ve MEB’nın bu ortak görüşe uygun davranmasını sağlayacak biçimde ortak eylem ve etkinlik gösterebilmelidirler.
  • Farklı sendikalarda örgütlenmiş olmanın sınıfdaş ve meslekdaşlar arası bir yarış, çekişme ve çatışma alanı olarak görülmesini ortadan kaldıracak bir ortak tavır ve söylem geliştirmeye katılılıp katkı vermelidirler.
  • Eğitim İşkolunun, tarikat ve cemaatler ile dinsel çevrelerin etkileme ve karışmalarından korunması için birlikte mücadele vermelidirler.
  • Eğitim programlarının ulusal, akılcı, bilimsel, laik ve demokratik niteliklerle yeniden düzenlenmesine çaba göstermelidirler.
  • Eğitim yönetiminin öğretmen, öğrenci, veli katılımını sağlayacak biçimde demokratik katılıma açılmasını sağlamaya çalışmalıdırlar.
  • Eğitim düzeninin, güncel siyasal, dinsel, etnik gerekçelerden etkilenmeyecek biçimde kamusal güvencelere dayandırılması için birlikte çaba harcamalıdırlar.

Yanıtla

Your email address will not be published.