Samsunlu Sanatçılar : Turgut Çeviker

Bir sanatçının, yazarın ya da şairin, kendi memleketinde yeteri kadar tanıtılmamasının ve de tanınmamasının nedeni, memleketindeki yerel basının sanata ve sanatçıya yeteri kadar değer vermemesi midir? Sanatçının, yazarın veya şairin, yerel sanatçı dostlarıyla yeteri kadar iletişim bağı kurmamasından mıdır, sanatçının, yazarın veya şairin kendi memleketindeki sanatsal etkinliklere yeteri kadar katkıda bulunmamasından mıdır? Bilinmez. Belki de bu sebeplerin hepsinin katkısı vardır. Her ne şekilde olursa olsun bir sanat adamına kendi şehrinin sahip çıkmaması büyük eksikliktir. Oysa bir kentin nefeslenmesi sanat ve sanatçısıyla olur.

Memuriyet yıllarımı Çarşamba’da geçirmem nedeniyle, Samsun’daki sanat çevresine çok geç girebildim. Yaklaşık on yıldır Samsun edebiyat camiasının içindeyim. Özellikle şair dostlarla ve de üyesi olduğum SASAD (Samsunlu Sanatçılar Derneği) vasıtasıyla diğer sanat çevresinden de tanıdığım sanatçı arkadaşlarım oldu. Bu çevrede Turgut Çeviker adını anımsayan çok az gördüm. Gerek yerel yönetimlerin gerekse merkezi yönetimlerinin sanatçı listelerinde mevcut Turgut Çeviker adı. Girizgahta arz ettiğim gibi bunun sebepleri çeşitli olabiliyor. Sebebi ne olursa olsun Turgut Çeviker gibi Türk edebiyatına paha biçilmez eserler veren ve dalında bir ilk olan üç ciltlik KarikatürkiyeKarikatürlerle Cumhuriyet Tarihi 1923-2008, karikatür tarihine ışık tutan bir eseri hazırlayan bir sanatçının Samsun’da yeterince tanıtılmaması bizlerin ayıbı diye düşünüyorum.

Turgut Çeviker ile bizim arkadaşlığımız Çarşamba Lisesi’nin okul sıralarında başlar. Biz, Çarşamba Lisesi’nin aynı dönem öğrencileriyiz. Daha sonra Turgut’un öğrencilik ve sanatsal yaşamını il dışında yaşaması nedeniyle görüşmelerimiz de kopmalar oldu. O nedenle sanatsal yaşamı hakkında sadece yazılanlarla, yazdıklarıyla ve okuduklarımızla yetinme zorunda kaldık.

Sanatsal alanda yaptığı araştırmalar ve ortaya koyduğu eserler bugün edebiyat dünyasında kabul ve takdir görmüş, kaynak teşkil eden eserlerdir. Gençlik yıllarında birçok filmde sinema yönetmen yardımcılığı yapmış ise de asıl üretimi Türk karikatür tarihi araştırmalarında ve yayıncılık alanında editörlük yaparak vermiştir.

İstanbul Kadıköy’deki evinde kendisini ziyarete gittiğimde koca bir dairenin sadece bir odasında oturabilecek çekyat, bir çalışma masası ile mutfağındaki yemek masası haricinde tüm odalar ve duvarları kitaplar, dergiler, gazeteler ve diğer dokümanlar işgal etmiş idi.

Kastamonu Lisesi mezunu, kültür ve sanata düşkün bir babanın oğlu olmak onun sinema tutkusunu körükledi. Benim de öğrencisi olmaktan onur duyduğum İhsan İncesu gibi bir öğretmenin öğrencisi olmakla ve resim sanatına duyduğu aşkla 1972 yılında kendisini Yeşilçam’daki sinema dünyasına atan ve Vedat Türkali’ye asistanlık yapan Turgut Çeviker hakkında yazılanlardan bir özet geçersem eminim ki onu sizlere daha yakından tanıtmış olurum.

Turgut Çeviker
Turgut Çeviker

Enis Batur: “Kimilerinin başarı ‘formül’lerini, reçetelerini ters-yüz eden örneklerden biri: Turgut Çeviker. Yetişme koşullarının ulaştıkları yüksekliği açıklamaya yetmediği başka kural çözücüler tanımıştım: Tahsin Saraç, Mermi Uygur, Tahsil Yücel, Akşin Göktürk gibi. Bir sonraki kuşak muammayı beslemeyi sürdürdü, Turgut Çeviker başı çeken isim:

Sonradan nefis bir kitapla selamladığı Çarşamba’da doğmuş, büyümüş. Bütün ilk ve ortaöğrenimini orada yapmış. ‘Taşra, adamı büzer’ yollu yazgıcı, basmakalıp düşünceyi hemen yenmiş, bir çıkınla yola düşüp hem Ankara’ya hem İstanbul’a kafa tutmuş.

Büyük kentler onu hemen bağırlarına basmamış olsa gerekir. Pek çok, ‘yabancı’sını yıldıran, onlara pes ettirmenin yolunu yordamını kolaylıkla bulan ortamlarına boyun eğmemiş. Çeviker’i tanıyan bilir: kafasının dikine gitmesi, akla önce gelen özelliği.”

 Tan Oral: “Turgut Çeviker, araştırma ve yayın dünyamızın, yıllardan beri birinin el atmasını bekleyen nice loş köşesini, kapsamlı çalışmaları ve kitaplarıyla doldurup ışıklandırmış mütevazı bir kültür adamıdır. Burada ondan hakkıyla söz edebilmenin en eksiksiz yolu, olsa olsa, onun tüm yaptıklarını, yazdıklarını, yayımladıklarını olduğu gibi buraya aktarmak olurdu. Gözlerimin önünden geçen kalın kalın ciltleri, monografileri, nehir dizileri, akıp giden süreli yayınları, sayısız yayım girişimlerini, belgesel film çalışmalarını ve daha neler nelerle çoğalıp duran bunca verimli çabayı buraya taşımak ise, doğaldır ki olanaksızdı.”

Semih Gümüş: Karikatür Üzerine Yazılar’da kütüphane, arşiv, sahaf raflarındaki serüveninin kendisini güncel karikatürden enikonu kopardığını, ister istemez karikatür araştırmacılığına yönelttiğini açıklıyor Turgut. Karikatür sanatının tarihine daldıkça daha derine dalma tutkusuna boyun eğmiş, her buluşu onu daha derine göndermiştir. El yordamıyla ilerliyordu elbette, ama bu yolda kimseden de el alınmaz mıydı? Önceden yapılmış başka araştırmalar, kitaplar, çeviriler, başka araştırmacılar… Doğrusu, kendi göbeğini kendisinin kesmesinden başka yolu yoktu. O da bunu yaptı. Karikatürümüzün eski ustalarının bilgilerinden, belgelerinden, arşivlerden yararlandı elbette. Ama gene de Turgut’un yirmi yıldır süren kan ter içindeki çalışmalarını sevgiyle, daha çok da şaşkınlıkla izledik.”

Turgut Çeviker’in Biyogrofisi

1950’de Çarşamba’da (Samsun) doğdu. İlk, orta ve liseyi Çarşamba’da okudu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde başladığı Türkoloji eğitimini, Ankara Üniversitesi DTCF’nde devam etti ve okulu son sınıftan terk etti.

1972-1978 yılları arasında Yeşilçam’da Vedat Türkali, Atıf Yılmaz, Safa Önal, Yavuz Yalınkılıç, Ahmet Ündağ ve Bilge Olgaç gibi sinemacılarla yönetmen yardımcısı olarak çalışma olanağı buldu. “Ateş” adlı film hikâyesi, Zeki Ökten tarafından Ağrı Dağının Gazabı adıyla filme alındı. Lise yıllarında ilgi duyduğu karikatür sanatı üzerine, 1977’den başlayarak yazı ve söyleşiler yayımlamaya başladı. Cumhuriyet, Vatan, Demokrat, Doğrultu, Gösteri, Milliyet Sanat, Türkiye Yazıları, Yarın, Varlık, Güldiken gibi yayınlarda karikatür üzerine yazdı. 1980’lerde Türk mizah kültürü alanına yöneldi ve 1867-1923 yılları arasını, on üç kitaptan oluşan bir dizi kitap yayımladı.

1993’te İris Yayıncılık ve Filmcilik’i kurdu. Önemli yapıtlardan yoksun olan “mizah kültürü” alanının kapısını, telif ve çeviri bir dizi yapıtla araladı. Sinama için ilk adımı olan, belgesel bir film çekti. Güldiken (1993-2006), Posta Kutusu (2003-2004) ile Yemek ve Kültür dergilerini yönetti (2003).

Başlıca Kitapları: Gelişim Sürecinde Türk Karikatürü (1986-1991),

İbret Albümü-1908 (1991), Çarşamba Kitabı (1992), Hayal (1995),

Türk Canlandırma Sineması Tarihi’ni(BTC, 1995) Karikatür Üzerine Yazılar (1997),

Türk Edebiyatında Futbol (2002), Karikatürkiye|1923-2008 (2010).

Sizlere Turgut Çeviker’in kısa bir biyografisini verdikten sonra, sanata ve edebiyata bu kadar kendini vermiş bir yazar ve araştırmacı hemşerimizin siz Samsunlularca biraz daha yakından tanıyabilmesi için Semih Gümüş’ün, Çeviker’le Notos dergisi için yaptığı röportajı aynen sunuyorum. Bunun için gerekli izni veren Semih Gümüş’e teşekkür ederim.

Saygılarımla.

İbrahim Coşar

•••

Turgut Çeviker: “Kitaplarımla birlikte yaşıyorum.”

Semih Gümüş

Turgut Çeviker’i bilenler onun izleyicisi de olur. O sırada ne yapıyor, neleri yayına hazırlıyor, karikatür dünyasının bilinmeyenlerini açığa çıkarmak için kütüphanelerin tozlu raflarında ve depolarında hangi kazıları yapıyor… Bizim korkunç koleksiyoncularımızdandır o. Tek başına, üniversitelerin yapamadıklarını yapan, gerçek bir kültür emekçisi. Bu sayımızın baş konuğu.

– Turgut, senin kütüphanende benzeri az bulunur zenginlikte bir toplam var. Korkunç koleksiyonculardansın. Bu tutkunun kaynağından ve nedenlerinden başlayalım mı?

– Ortaokulun ilk yılıydı sanırım; evimizin ilk eşyalarından olduğunu sandığım güzel bir komodin vardı. Çocuk boyumda ve kahverengiydi. Üsü çekmece, altı, dolaptı. Evin çocuklara ilişkin (beş erkek kardeştik) kitapları bu komodinde tasnifli bir biçimde saklamaya başladığımı anımsıyorum. Birkaç yıl sonra büyük bir Quink marka mürekkep şişesinin karton kutusundan bir kumbara yapmıştım. Evin alışverişleri için bakkala, fırına gittikçe artan ve bana verilen 5, 10 kuruşları bu kumbaraya –sinemaya için kullanmak üzere– atardım. 1960’lardan başlayarak Çarşamba’da (Samsun) gündüzleri çarşamba, perşembe, cumartesi ve pazar günleri sinemalar açıktı. Okullar çarşamba ve cumartesi günleri öğleye kadardı. Ben çarşamba, cumartesi ve pazar günlerini sinemaya giderdim…

Yine o zamanlar sinema önlerinde Tommiks-Teksas diye kısaca tanımladığımız çizgi roman kitapları satılırdı. Sanırım, satışa sunulmuş olarak gördüğüm ilk kitaplar onlardı. O kitaplardan alıp okumaya başladığımı anımsıyorum. Gördüğüm ilk kitaplar kuşkusuz evde, babamın kitaplarıydı. Büyüdükçe onların değerli yapıtlar olduğunu anlayacaktım.

İlk okul yıllarında –evin küçükleri için birkaç– oyuncağımız vardı; biri evin çanlı büyük saati, ikincisi babamın Kastamonu Lisesi’nden kalma Almanca çok kalın resimli bir sözlük ve artık kullanılmayan kahve değirmeni.

Ağabeylerimiz bana ve Ali Hikmet’e saati anlama dersleri verirdi. Çalar olmayan, mobilyası ahşaptan zarif ikinci bir saat daha vardı; onu açıp kapamakta özgürdük, çünkü bozuktu. Bir saatin iç mekânizmasını o küçük yaşta görmek oldukça eğlenceli ve etkileyiciydi. Almanca sözlük benim için ilk atlas ya da belgesel film işlevi gördü diyebilirim. Binlerce sözcük içinde, önemli sayıda “madde” için fotoğraf ve resimlemeler. Kahve değirmeniyle ise, çok uzun ince olan evin ahşap salonunda kaydırak oynardık.

Muammer ağabeyim, evin ilk koleksiyoncusu; o zamanlar pul biriktirmek yaygın bir tutku. Pullar beni etkiliyor; ağabeyimin verdiği pullarla başladığım bir koleksiyonum var.  Yine aynı ağabeyim, kilerde –Hayat’ın reprodüksiyonlarından– yağlıboya resimler yapıyor.

Yaz aylarında Çarşamba’nın –Yeşilırmağın serin kıyısanda– meşhur “at yarışları-pehlivan güreşleri” panayırlarında nane şekeri ve “talih” satardık Ali Hikmet’le. Tanınmış sinema oyuncularının fotoğrafları üzerine konulduğu gofretler, orta büyüklükte delikli bir karton levha ile “çekiliş” yoluyla satılırdı. Bir tür talih oyunuydu. Parayı veren –yuvarlak deliklerden birini kazırdı; içinden çıkan rakam gofretlerden birinin numarasını gösteriyorsa çekilişi kazanmış oluyordu… Ben bu talih oyununu sırasında ilk sinema yıldızları koleksiyonumu yapmaya başladığımı söyleyebilirim. Yine o sırada sakızlardan çıkan futbolcu fotoğrafları; şekerlemelerden çıkan hayvanat dizilerini saklar, eksiklerini edinmek için uğraşırdım… Okul öncesi çocukluğuma dönerek şunu da söyleyebilirim: 1954-1957 yılları arasında tren istasyonunda oturduğumuz sırada, çocukların oyuncağı tren idi. Tren bileti biriktirir ve onlar üzerine kurulu kazanma oyunları oynardık.

Görüntülerle karşılaşmalarımı içeren bu dökümü daha da uzatabilirim aslında; ancak bu kadarının bir fikir vereceğini düşünüyorum. Böyle kurulmuş bir çocukluk beni ister istemez “görüntü”lü “anlatı”lara yönlendirdi. Bu nedenle 7-10 yaşlarım arasında izlediğim filmler bende beyazperdede gördüklerimle akraba kıldı. İlk okulda “tahrir” derslerinde “anlatıcı” yanımı gördüm; ortaokulda bu ilerledi ve 1967’de bir roman yazdım (hâlâ elyazması olarak duruyor; ona güzel resim çizen bir arkadaşıma kapak bile yaptırmıştım).

“Görüntü”den “yazı”ya doğru ilerleyen ilgi alanım giderek bir “tutku”ya dönüştü. Lisedeyken, yaşamım boyunca sanat ve edebiyat alanında çalışmaya karar verdiğimi anımsıyorum. Hiçbir güç beni bu isteğimden koparamazdı.

Ortaokul sondan başlayarak kitap ve dergiler satın almaya başladım. Okuma ve yazmada bilinç kazandığım sıralarda zaman 1968’i gösteriyordu. Bu “zaman”, edinmek istediğim uğraşlar açısından bir şanstı.

Yaptığın çalışmalar içinde böylece yıllar içinde oluşmuş, Türkiye’nin en zengin arşivlerinden birine sahip olduğun söylenebilir mi? Kurumların dışında, kişisel girişimler arasında elbette.

– Aşağı yukarı kırk yılda oluşan bir birikim… Kütüpanem, edebiyat, sanat-bilim kitapları dışında– mizah, mektup ve posta kültürü alanlarında önemli bir birikime sahip. Asıl ilgi alanım olan karikatür tarihi dolayısıyla böyle bir birikim yıllar içinde oluştu. Çok nadir kitapları bulabilmem zaman aldı. Kimi kez, ertesi gün kiraya vereceğim parayı bir sahafta kıstırdığım kitaba verdiğim çok olmuştur.

Arşivimin ana başlıklarını şöyle sıralayabilirim:

• Karikatürcü dostlarımdan ve satın almalarla edindiğim özgün karikatürler ile Akbaba 1977’de kapandığında –Cafer Zorlu’nun referansıyla– aldığım özgün yapıtlar,

• Süreli yayınlardan – en az 45 yıldır– kesilip saklanmış karikatürler,

• Kütüphanelerden çekilmiş binlerce karikatür görüntüsü,

Posta Kutusu (2003) adlı dergiyi yönettiğim sırada satın aldığım yaratıcıların pul serilerinden oluşan önemli bir koleksiyon,

• Çok sayıda mektup,

• İlgi alanlarıma ilişkin afişler,

• 100 cıvarında büyük-küçük kutular içinde sakladığım görsel malzeme.

Kütüphanemin kitaplar kadar önem verdiğim yanı, süreli yayınlardır.

1) Kültür, sanat ve edebiyat dergileri: Cumhuriyet dönemi edebiyat, sanat ve kültür alanlarına ilişkin en önemli koleksiyonlar,

2) Mizah dergileri: Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ilişkin en önemli mizah dergisi koleksiyonları. 

Görüyorum, hâlâ topluyorsun sanki. Nereye koyuyorsun onları?

– Toplamak zorundasın; değirmene su gerek… Yeni buluşlar için sahafları gezmek gerekiyor… Rasih Nuri İleri’yi 1978’de Kurtuluş’taki o büyük evde tanımıştım. Ev bütünüyle kütüphaneydi. İlk kez böyle kitap yüklü bir ev görmüştüm. Rasih Bey, sağ olsun bana saatlerce –aile ve aydınların kitap yüzünden başına gelen – hikâyeler anlatırdı. Ondan dinlemiştim; bu denli çok kitaplı evlerin hanımları, kendilerine rakip olarak görürmüş kitapları! Bu nedenle, bu denli çok kitap sahipleri, “dost”a ev açar gibi “kitap”ları için de ayrı bir ev açabilmeliymişler. Unutmadığım ikinci bir hikâye ise şu: Siyasi kişilerin çok kitaptan korkmamaları gerekirmiş; çünkü baskınlarda polis, en fazla bir kucak kitap götürebilirmiş.

Kitaplarımla birlikte yaşıyorum; onlara ayrı bir ev açmak bir kenara, oturduğum evin sahibi bile olamadım. Bizim ilgi alanımızda çaba gösteren çok sayıda insan aynı durumda. Kolay değil. 1990’larda, Adam Yayınları’nda Memet Fuat’ın odasında otururken bir Milli Piyango bilet satıcısı girdi içeri. Memet ağabey, bir bilet aldı ve bana uzatarak şöyle dedi: “Turgut bu bilete para çıkarsa kitaplığın için bir ev satın alırsın”. Bilete bir şey çıkmadı; ama onun bu duyarlılığı benim için bir evden de değerliydi. Bu konuda son olarak şunu söyleyebilirim: Her kişisel kitaplık (veya kütüphane), dağılmak üzere kurulur! 

Peki şu anda söyleyebilir misin, en azından yaklaşık olarak: Kitaplığında kaç kitap, kaç dergi var?

– 2006-2010 arası NTV Yayınları için hazırladığım Karikatürkiye (1923-2008) dolayısıyla kütüphane ve arşivime karmaşa (kaos) hakimdi; bu yaz, düzeni (kosmos) hâkim kılmak için çalıştım, hâlâ da sürüyor bu iş. Çok sayıda kitabı da eleme olanağı buldum bu sırada (kitap ve dergilerdeki mükerrer olanlarıyla küçük bir sahaf dükkânı açılabilirdi).

Evde kitap rafı koyacak yer kalmadığı için eski bir çözümü abartarak gerçekleştirdim. Kitapların aşağı yukarı yarısını –arayınca kolayca bulabilmek için listeleyerek– kolilere yerleştirdim. Özellikle mizah ve posta kültürü kitaplarını raflardan çekmek büyük bir rahatlık sağladı.

Kitaplarımı hiçbir zaman saymadım; ancak kaç tane olduklarını merak ederdim. Bu son düzenleme sırasında, bir raf bloğunu saydım ve oradan yola çıkarak tahmini bir hesaplama yaptım. 30 bin cıvarında kitap; –tek tek sayıldığında– 50 bin cıvarında dergi. 

Önemli mektuplar, fotoğraflar da var, değil mi?

– 1993’de Gönderen: Enis Batur’un verdiği esinle Posta Kutusu’nu hayal etmeye başladığımda, arşivimde sadece bana gelmiş mektuplar vardı. Dergiyi Dünya Yayınları’na 2003-2004 sırasında çıkarmıştım. Bu süreçte bana mektup akmaya başladı. Ayrıca mektupları yaratıcılarının pulları eşliğinde yayımlama çok çekici geldiği için Tünel’deki Kamer Pulevi’nin müdavimi kesilmiştim. O sırada birkaç yere iş yaptığım için kesem uygundu; bu nedenle pullara çok para verdim. Kitaplığımdaki birçok fotoğraf albümü var. Çocukken en önemli seyir defterim aile albümüydü. Bu görsel kaynağın, çocuklar üzerinde güçlü etkileri olduğunu düşünüyorum.

Moda’daki küçük esnaf müzayedelerine Samsun, Çarşamba fotoğrafları ve mizah kültürü alanı için katılırdım. Bu müzayedelerde her hafta en az 1.500 görüntü karşınıza çıkardı– şimdilerdeyse bu sayı 2000’leri buluyor. En az üç yıl, her pazar günü Bahariye’de birkaç müzayedeye birden katıldım. Bu sırada o kadar çok fotoğraf gördüm ki, ilgim kent fotoğraflarından başka alanlara da kaydı. Yeme-içme, insanların sıra dışı saç, sakal ve bıyık tasarımlarını yansıtan fotoğraflar, düğün, okul, özellikle 19 Mayıs’ları yansıtan fotoğrafların peşine düştüm. Edindiğim fotoğraflara zaman zaman bakardım… Bir gün bu görsel brikim bana –Osmanlı’dan Cumhuriyet’e– Türkiye’nin nasıl giyindiğini gösterdi. Saç, sakal ve bıyık üzerine denemeler, anılar, edebiyatımıza yansımalarının da peşine düştüm ve şaşırtıcı bir görünümle karşılaştım. “Tüy”ün “insan”a “iktidar” sağlayan en önemli unsurlardan biri olduğunu ayrımsadım.

Bu arada kimi yazarlar, sanatçılardan kendi koleksiyonlarının bazı bölümlerini verenler de oldu mu sana?

– Birçok yazar dostumdan kitap, dergi ve mektup birikimleri emanet edildi bana; dilerim zamanla kamuoyuna ulaşır.

Bu kadar büyük birikim için bir harcama da yapmak gerekir. Sen nasıl çözdün bunu?

– Bir kütüphaneyle yaşamak, en azından büyük bir evde yaşamayı gerektiriyor. Bu nedenle her ay daha çok ev kirası ödüyorum. Kütüphanem her ay değer kazanıyor! İkinci harcama “zaman”dır. Onların düzenlenmesi, tozunun alınması, vb. bir kütüphane gailesinden farksızdır.

– Kitaplığının bugünkü değerini biliyor musun?

– Hayır. Kitaplar satılırken “hıyar” muamelesi görür. Küçükler, büyükler, romanlar, şiirler, dergiler, inceler, kalınlar vb. biçimsel tasnifler üzerinden komik ücretlerle alınırlar…

Peki Turgut Çeviker kitaplığının geleceği ne olacak? Senden sonrasını da düşünmüşsündür sanırım…

– İnsan yaş aldıkça hayattan, ister istemez böyle şeyler de düşünmeye başlıyor. “Kaygı” kavramıyla ciddi bir biçimde ilk karşılaşmam sanırım kitaplarım dolayısıyla oldu. Yıllarca bir bütünü tamamlar gibi parça parça oluşturduğunuz birikimin geleceği ne olacak. İnsan “ölümlü”, kitap “ölümsüz”dür! Bu bağlamda insan kendinden çok, kitaplarını düşünüyor.

1990’larda yeğenim Serhan, yüksek eğitimini yanımda kalarak yapıyordu. Bir gün evde tüp gazlı bir soba dolayısıyla yangın çıktı. Sobanın dayandığı duvara bantlanmış kısa, uzun akıl notları alev aldı ve hızla oda yangın yerine evrildi. O an duyduğum dehşet sıra dışıydı. Bereket böyle anlarda bile hızla çözüm üretebilen bir pratiğim var. Tüp hava kaçırıyor ve alevi azıtıyor; vanası ısındığı için, kapatma olanağı yok… Hızla portmantoya gidip ceketimi aldım, tersinden tüpe kapadım ve Serhan’a “Önce dış kapıyı aç, sonra bir sabun getir bana” diye bağırdım.

Tüpü kucakladığım gibi kapı önüne çıkardım ve gazın çıktığı deliği sabunla tıkadım. İki elim kızarmış, ateş gibi yanıyordu. Kısa bir zaman sonra Serhan şöyle dedi: “Amca, bir ara ‘Kitaplarım’ diye bağırdın!”

Oysa kitaplardan önce, ikimizin de hayat tehlikedeydi o sırada. Kitapları canımız kadar sevmemiz boşuna değil, diye düşünüyorum.

Karikatür asıl tutkun ve ilgi alanın. Karikatür çizmeden kendini karikatür sanatına adamak nasıl bir duygu?

– Sen edebiyat alanı için deneme, eleştiri ve hatta incelemeler yazıyorsun. Bunu kimse yadırgamıyor. Hikâye ya da roman yazmadığın halde bu ilgi alanları üzerine eleştirel metinler yazmak da nereden çıktı!?

Tabii, karikatür gibi sadece çizilerek oluşturulmuş bir ilgi alanı üzerine kültürel çalışmalar yapmak “normal” görünmüyor. Çok küçük yaşlarda resim dünyasıyla karşılaştım; daha sonra gazetelerde karikatürler gördüm ve resim ile aralarındaki farkı anlama isteği beni buralara değin sürükledi.

Sanat, edebiyat ve kültür alanlarını anlamak istedim her zaman. Yaratıcı ya da bir kültür insanı olmak istiyorsanız, kendinizi oluşturmanız, yontmanız gerekiyor. 1977’den başlayarak Cumhuriyet’te sergi ve albümler için yazılar yayımlamaya başladım. Fakat karikatür üzerine sadece albümler yayımlanmış. Semih Balcıoğlu ile Ferit Öngören’in Cumhuriyet’in 50. Yılında Türk Mizah ve Karikatürü’ndan (1973) başka yayın yok.

Genel olarak sanat kültürü kitapları da okuyarak karikatürü anlama çabamı sürdürüyordum. Ancak ülkenin karikatür tarihi yayımlanmamış. Turhan Selçuk üzerine bir değerlendirme yazarken, onun çizgi ve biçeminin nereden geldiğini, onu nereye bağlayabileceğinizi bilmeniz gerekir. Böyle bir değerlendirme için hiçbir veri yok neredeyse.

Bu alanda kalmaya niyetliydim. Onların kişisel hikâyeleri, çizgi ve biçemlerini anlamama yardımcı olacak uzun söyleşiler yapmaya başladım. Bu çaba alana derinden girmemi sağladı. 1978’de DTCF’de okurken Millî Kütüphane’ye dadanmıştım. Karikatür tarihimizin kaynakları olan süreli yayınları taramaya başladım. Karikatür eleştirisi yazabilmem için, karikatür tarihimizi öğrenmem gerekiyordu. (Seninle de bir gün Kumrular Sokak’taki Millî Kütüphane’de tanışmıştık değil mi? Salonun sorumlu memuru şair dostumuz Gültekin Emre’ydi. Araştırma yaptığım masada sık sık karşılaştığım yazarlar arasından Tevfik Çavdar, Yalçın Küçük ve Vecihi Timuroğlu’nu anımsıyorum).

Biliyorsun mizah kültürü dergisi Güldiken’i çıkardım 1993-2003 arası. Tek başıma bunca yükü nasıl omuzlamışım, düşündükçe şaşıyorum kendime. Mizah kültürü alanımız 1993 öncesinden farklı bir noktada artık. Bu sadece benim İris Yayıncılık ve Filimcilik bünyesinde gerçekleştirdiğim yayınlarla olmadı. Karikatürcüler Derneği ve Nezih Danyal’ın Ankara’da kurduğu Karikatür Vakfı’nın çabalarıyla çok dolu ve güçlü bir yayın birikimine ulaşıldı.

Ancak, genel olarak mizah kültürü, özel olarak karikatür alanında bu verilerin dolaşıma giremediğine –üzülerek– tanık oluyorum. Böyle bir ilgi alanına insanın ömrünü vermesi, pek parlak bir fikir değilmiş diye düşünüyorum! Yine de zamanla bu çabaların yerini bulacağına inanıyorum… İnsan ne yaparsa öncelikle kendisi için yapar.  

Türk karikatürünün bilinmeyenlerini, unutulmuşlarını arkeolojik kazılarla açığa çıkarıyor, bir yerleri bulup oralarda ısrarla kitaplaştırıyor ve bunu bıkmadan yapıyorsun. Tek başına kurumların, üniversitelerin yapması gereken işler yapmayı sürdürüyorsun…

– Yaptığım işi severek yapmak üzere kurulmuş bir kişiliğim var; bu zaman içinde deneyim ve bilgiyle gelişti.

Yayınevleri görsel kitaplara girmekten çekiniyorlar; birkaçı bu konuda iyi çalışıyor, izliyorum. Ancak benim yaptığım kitaplar karikatürlerle son 150 yılı –çeşitli izlekler çerçevesinde– yeniden kurmak üzerine. Yazılış süreci, yayın hazırlığı, bir antoloji olduğu için onlarca çizerle telif sözleşmelerini gerçekleştirmek göz korkutuyor. Yaptığım kitapların, çok sayfalı ve büyük boyutlu olmaları da maliyeti yükseltiyor.

Karikatürlerle kurmaya çalıştığım kitaplık, öncelikle karikatür tarihimiz ve sonra bir izleğe bağlı antolojilerden oluşuyor. Karikatürlerle geçmişi kurmanın öncüsü olan John Grand-Carteret’in (1850-1927) Fransa’da çok sayıda bu tür yapıt yayımladı. Örneğin Girit ile Osmanlı İmparatorluğu üzerine hazırladığı iki kitap ülkemiz için önemli: La Crète devant L’Image (1897) ve Une Turquie nouvelle pour les Turcs: la Turquie en images (1909).

Türkiye’nin en önemli sorunlarını karikatürler üzerinden kurmak istiyorum. Dileğim, yayınevlerinin bu ilgi alanına karşı duyarlı olmaları.

– Ekşi Sözlük’te gördüm, birisi seni için ne demiş: “Karikatür kültürü ve karikatürle ilgili olarak Türkiye’de yangında ilk kurtarılacak isimlerden biri”.

– Ekşi Sözlük’ğe ben de arada bir bakıyorum. Yazanlara teşekkür ediyorum. Onlara mahcup olmamaya gayret göstereceğim.

Hazırladığın kitaplar arasında en önemlileri sence hangileri?

Gelişim Sürecinde Türk Karikatürü (1867-1923) ile Karikatürkiye (1923-2008) önemli, diye düşünüyorum. İlki 3 cilt tarih, 10 cilt albümden oluşuyor; ikincisi 3 cilt, toplam bin sayfa. Bu iki çalışma için 8 yılımı verdim. Bu kitapları hazırlarken, tarih çalışıyorum; dolayısıyla ben bir tarih bölümü öğrencisi gibiyim daima.  

Birçok dergi çıkardın. Bazı dergilerin içinde yer alırken, senin için asıl önemli olanlar kendi çıkardıkların olmalı. En önemlisi de Güldiken miydi?

– Üç dergi yayımladım: dört aylık mizah kültürü dergisi Güldiken (1993-2003), posta kültürü dergisi Posta Kutusu (2003-2004) ve haftalık mizah dergisi Diyojen (1998). Bunlara bir de –hâlâ yayımlanmakta olan– Çiya Yayınları için düşündüğüm ve ilk iki sayısını yönettiğim Yemek ve Kültür (2005) var. Bu dört dergi de derin bir öneme sahip. Üç önemli ilgi alanı üzerine daha önce bu seviyede bir yayın yapılmamış.

İçinde yer aldığım ilk dergi Ankara’da Türkoloji eğitimim sırasında –Gültekin Emre sayesinde– tanıştığım Türkiye Yazıları (1977-1983) oldu. (Bir okul gibiydi bu dergi. Ahmet Say, Sargut Şölçün, Ahmet Telli, Ali Cengizkan ve birçok yazar dostumu bu dergi vesilesiyle tanıdım. Ahmet ağabey, Fazıl’ı, derginin ofisinde sık sık sık getirirdi. Fazılın burnu akardı daima; babasının elinde kâğıt mendil, silerdi. Ankara’dan ayrılacağım zaman veda için Ahmet ağabeyin evine gitmiştim, Fazıl’a benim için küçük bir piyano konseri verdirmişti).

Kitaplarım Adam Yayınları’ndan çıktığı için Memet Fuat’ın yönettiği Adam Sanat da benim için unutulmayacak bir ortamdı. Bazı sayılarına ben de katkıda bulunmuştum. O günler, yıllar geçtikçe zihnimizde, gönlümüzde daha da değerlenecek.

Adam Yayınları’ndan sonra sen ve Turgay’ın (Fişekçi), söz sahibi iki önemli dergiyi çıkarıyor olmanız gurur verici. Memet Fuat’ın güzel öğrencileri olduğunuzu gösterdiniz, gösteriyorsunuz. Bu iki dergiyi de –sanki kendi dergimmiş gibi– seviyorum.

– Gırgır’dan bu yana, aktüel mizah dergilerindeki karikatür ve mizah anlayışı tartışılır. Sen o anlayışın dışında mı görüyorsun kendini, bundan biraz söz edelim mi?

– 1980’den önce Gırgır ve süreği dergilerin (ben bunlara “Gırgır Takımadaları” diyorum) mizah ve eleştiri anlayışlarını beğenmiyor, eleştiriyordum. 1980 sonrası, Gırgır’dan –dönüşsüz– ayrılmalar başladı ve Limon yayımlandı. Limon (1986-1999), “Orası hikâyeleri” başlığı altında bir sayfa yaparak –o zamanki tanımlamayla– Doğu Anadolu sorununu, özellikle yargısız infazlar, işkenceler karşısında acımasız bir eleştiri çarkı dönderiyordu. Bu süreç, mizah dergiciliğimizde Markopaşa’nın verdiği mücadeleyle karşılaştırılabilir ancak.

Gırgır’da zaman zaman beğendiğim çalışmalar oluyordu kuşkusuz; ancak hiçbir zaman Limon’un eleştiri seviyesini aklına koymadı. Gırgır, 7’den 70’e herkesin dergisi olmak istiyordu; bu nedenle de eleştirisi sınırlıydı.

Bugün çıkmakta olan “Gırgır Takımadaları”nı izliyorum; Leman, Penguen, Uykusuz ve –kendini yeniden numaralandırarak hâlâ çıkmakta olan– Gırgır’ın AKP hükümetine karşı kıyasıya bir mücedele verdiğini görüyorum. Ancak bunlar –Gırgır’da olduğu gibi– sınırlı sayıda karikatürle gerçekleştiriliyor. Diğerleri belirli bir yaş gurubuna sesleniyor ve çoğunlukla çizgi anlatı türünde işler.

Bu dergilerin yansıttığı çizgi, biçim ve biçem Türkiye’yi temsil eden geleneksel çizginin dışında. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan bir çizgi ve mizah anlayışı var. Ali Fuat Bey-Nişan Berberyan, Cemil Cem-Sedat Nuri İleri, Cemal Nadir Güler-Ramiz Gökçe, Turhan Selçuk-Eflâtun Nuri Erkoç, Mim Uykusuz-Oğuz Aral, Tan Oral-Haslet Soyöz, Behiç Ak-Piyale Madra gibi sıralanabilecek önemli tutumlar ile “Gırgır Takımadaları” birbirinin süreği değil.

Lâtif Demirci, Sarkis Paçacı, Metin Üstündağ, Mehmet Çağçağ, Kemal Aratan bugün kendi alanında çalışmalarını sürdüren gözde çizerler olarak karşımızda duruyor. Bir ülkede yaratılan, iki ayrı mizah ve çizgi anlayışı birbiriyle hiçbir biçimde ilişkide değil. Bu az görülür bir durum olmalı. Buraya sığmayacak bir tartışma konusu. Ben, bir karikatür tarihçisi olarak hepsini dikkatle izliyorum. Bu durum bir tür ülkenin ruhunu yansıtan karmaşa olarak da görülebilir belki. 

Geçmişten bugüne, karikatür sanatımızın doruk noktalarını sıralar mısın, dersem…

– Karikatür, içerik ve biçim olarak birçok türe ayrılıyor. Biz bütün bunları tek bir sözcükle, “karikatür”le karşılıyoruz. Durum böyle olunca sorunlar çıkıyor. Bir de şu var, bu tür isim sıralamalar kırgınlıklara yol açabiliyor; bu nedenle daha geniş bir liste vermek istiyorum. Seçtiğim çizerleri, karikatür tarihimizin dorukları ve oraya doğru yönelmiş isimleri arasında görüyorum: Cemil Cem, Cemal Nadir Güler, Turhan Selçuk, Eflâtun Nuri Erkoç, Oğuz Aral, Ali Ulvi Ersoy, Ferruh Doğan, Semih Balcıoğlu, Altan Erbulak, Yalçın Çetin, Yaşar Tonguç, Behiç Ak, Ercan Akyol, Latif Demirci, Selçuk Demirel, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Engin Ergönültaş, Kemal Gökhan Gürses, Kamil Masaracı, Piyale Madra, Eray Özbek, Semih Poroy, Haslet Soyöz, Ohannes Şaşkal, Muhammet Şengöz, Mehmet Ali Türkmen.  

En beğendiğin ve sevdiğin karikatürcüleri de belirtebilir misin?

– Bu isimler de yukarıda sıraladıklarımın arasındalar; onların hangisini buraya almasam hatırları kalır.

Sen sanat ve edebiyat dünyasıyla her zaman iç içesin. Sinema da asıl ilgindi. Yeşilçam’da önemli yönetmenlerle çalıştın. Şimdi sinemanın uzağında mısın?

– Sinemayla ilgilenmiş, hele ki sette yaşama olanağı bulmuş bir kişi, son nefesine değin sinemayı aklından çıkaramaz. Film çekmek için iyi ve sana inanan bir yapımcı bulmak gerekiyor. Bulamazsan sen para bulup çekmek zorundasın. Finansman, stüdyo işlemleri, dağıtım ve festival konularında dünyayla iletişim kurabilme yeteneği olan bir şirket gerekiyor. Bunu bulamıyorsanız, dünyayla iletişim kurmanız kolay değil.

İris Yayıncılık ve Filmcilik bünyesinde bir belgesel çekebildim (Türk Canlandırma Sineması Tarihi / 1931-1995). Bu filmi bir televizyon kanalında gösterime çıkarabilseydim onun getirisiyle ilk uzun metraj film için harekete geçebilecektim. Kültür Bakanlığı’nın “Sinemanın 100. Yılı” anısına desteklediği 10 projeden biriydi benimkisi.

O zamanın parasıyla 400 bin lira vermişlerdi. Filmler için metraj koşulu yoktu. Ben 600 bin lira daha harcayarak 11 bölüm, 5,5 saatlik bir film çektim (Erdoğan Kar ile birlikte). Borçlandım; neyse ki, kısa zamanda Güldiken’in olanaklarıyla ödeyebildim. Film elimde kaldı; bu bende bir küskünlük yarattı neredeyse. Film izlemek bile istemedim uzun süre…

Evet, sinemanın uzağındayım, ancak o daima içimde bir kor gibi yanıyor.

Öte yandan, edebiyat var. Öykü yazdın. Hayal(1994) adlı kitabında topladın öykülerini. Şimdi bıraktın mı?

– Hikâye yazmayı sürdürüyorum. Adam Sanat ve Notos’ta yayımlanan bir dizi hikâyem, ikinci kitabıma girecekler. Önümüzdeki bir yıl içinde diğer parçalarını da yazmak istiyorum. Mizah kültürü alanı –yıllar yılı– bütün zamanımı aldı. Hikâye yazabilmek için bütün bunlardan uzak bir ruh hali içinde olmam gerekiyor.

Geçen yıl Gürcistan’a gittim ve iki kenti gezdim. Ülkenin bütün kentlerini gezmek istiyorum birkaç yıl içinde; sonunda bir seyahatname çıkaracağım… Dedelerimin 1870’lerde geldiği topraklarla buluşmak bende derin bir etkiler yarattı. Bu yolculuk sonrası Türk, Rus ve Fransız edebiyatının Kafkasya’yı anlattığı kitapları okumaya başladım.

Yapmak istediğim o kadar çok şey var ki, hepsine yetişmek de olanaksız.

Sen bizim içi vazgeçilmez bir kültür insanısın. Peki ülkenin kültür ve sanat hayatını kısaca tanımlayabilir misin, dersem…

 – Bugün ilgi alanımızın birçok noktasında yetişmemiş, donanımsız insanların çalıştığını düşünüyorum. Yaşar Nabi Nayır, Memet Fuat, Ülkü Tamer, Cemal Süreya, Cevat Çapan ve Enis Batur’dan boşalan yayın yönetmenliği görevlerini kimler yapıyor? Yeni kuşağın “boşluk”u çabucak kapatabilmesini diliyorum.

İstanbul, –sanat, kültür ve edebiyat alanlarında– dünya çapında bir kent seviyesine ulaştı. Bu önemli bir durum. 2000’lerin getirdiği özel müzeler; güncel sanatın köklü kurumlarının yerleşme çabaları; tiyatroda yeni ve sıra dışı arayışlar; sinema alanındaki yeni kuşağın başarıları…

Bunlar çok önemli bir ortam çiziyor… Kötü olan, AKP hükümetinin dinci faşizmi ve ilgi alanımızın kalbi olan “düşünce ve yaratma özgürlüğü” karşısında takındığı tutum; ödenekli tiyatrolara karşı açılan savaş. Basının ve medyanın sanat ve edebiyata hâlâ yeterince yer vermeyişi de can sıkıcı. 1972’den başlayarak İstanbul’da içinde yer aldığım sanat dünyamızın, 1965-1980 yıllarının daha yaratıcı, kavrayıcı ve kalıcı olduğunu düşünüyorum.

Sen de tasarılar bitmez. Yeni ve çok önemli bir tasarın var. Son olarak ondan söz etmek ister misin?

– Evet. Bir Kitap Müzesi Vakfı kuruluşu için harekete geçtim. 25 sayfalık bir rapor oluşturdum. Bu metinde müzeyi, ana çizgileriyle kurdum. Okuyanların şaşırdığı; ancak bu hangi parayla kurulacak diye sorduğu bir proje. Haddinden fazla hayalî bulunuyor. Kurarken hayalleri sınırlama olanağı yoktur; bu nedenle iyice kurdum Kitap Müzesi projesini. Önce ilgi alanına ilişkin önemli kurum, kuruluş ve kişilerle görüşmeye başladım. En azından 30 duraklık bir daireyi tamamlamayı hedefliyorum. Bu görüşmeler bize (bana ve daireye eklenecek halkalara), işi gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğimize dair iyi bir fikir verecek.

Dünyadaki kitap müzelerini internet üzerinden gezdim. Tarihi ve içerik değeri olan kitaplar ve kimi baskı aletleriyle kurulmuş kurumlar gördüm. Ben, herkesin satın alabileceği yayınlarla temalar yaratarak bir müze kurguladım. İnsanın “okuma-yazma” eylemini öğrenme katından, “okur-yazar” katına ulaştığı labirenti bir müze olarak kurguladım. Kuşkusuz tarihi ve içerik değeri olan kitaplar, olanaklar elverdikçe ve bağışlar yoluyla geldikçe müzedeki yerini alacaktır.

Tarih Vakfı, “girişim kurulu”, “kurucu üyeler” ve “mütevelli heyeti”, yaklaşık 800 kişiden oluşuyor. Vakıf, her katılımcıdan belirlenmiş bir para aldı. Kitap Vakfı da bu modeli örnek alabilir. Kuşkusuz her şeyi görüşme süreci belirleyecek; yaşayıp göreceğiz.

Bir okuma tiyatrosu, “harf” ve kimi “sözcük” biçiminde yapılmış çörek ve çikolataların pastanesi, sanal kitap marketi, bütün ülkeye yayılacak kitapçı zinciri ve “edition critique” olanağı veren –edebiyat, sanat ve kültür alanlarıyla sınırlandırılmış– büyük bir kütüphane. Adı nedense hiçbir kütüphaneye verilmeyen pirimiz “İbrahim Müteferrika” adını alacak böyle bir kütüphaneye hem kütüphaneciliğimizin ve hem de Türkçe edebiyatın gereksinimi vardır.

Notos, Ekim-Kasım 2012, Sayı: 36

Bir cevap yazın