Güle Güle Şiir Adam

“Şiirlerle ayrılıyorum aranızdan.
Bir daha görmek mümkün değilse birbirimizi,
çaresiz mahşer gününü bekleriz sabırla.” Ali TURMUŞ

Samsun’un şiir camiasında, hafızasında binlerce şiir olan iki insan tanıdım. Biri Yusuf KURT hocam, diğeri ise rahmetli Ali TURMUŞ kardeşimdi.  

Kendisini ilk kez Atakum şiir akşamların da tanıdım. Kalın kaşlı, kalın bıyıklı, kara yağız bir adam çıktı sahneye. Başladı şiir gibi konuşmaya. Nefesi yetmiyordu bir kıtayı bitirmeye.  O nedenle soluklanma ihtiyacı duyuyordu ara ara. Ses tonu cümlenin anlamına göre medcezir yaşıyordu. O şiir okudukça, biz nefeslerimizi tutup, pür dikkat dinliyorduk. Dinledikçe anladık ki; Ali hoca bir tek şiir okumuyordu.  Aynı temalı birçok şiirden pasajlar aktarıyordu bize. Sahneden hiç inmesin istedik, nefesi izin vermezdi.

O günden sonra arkadaş olduk Ali TURMUŞ’la, dost olduk. Atakum’da Zekeriya Çavuşoğlu ile takıldıkları cafeye uğrar, edebiyat ve şiir konusunda söyleşir dururduk. Anlattıklarını pür dikkat dinlerdim.  “ Zaman zaman çok güzel şiirler yazıyorsun Coşari ama çok yazıyorsun. Yazdıklarını hemen yayınlama, dinlendir, demlendir, olgunlaştığına inandığın an yayınla.  Bir de şiirlerin gereksiz uzunlukta, gereksiz gördüklerini kaldırıp at, şiirin özü kalsın. Bu şekilde ne kendini yor ne okuyucunu. “

Şiir konusunda son derece dolu bir adamdı. Öğretmenlik mesleğinin gereği, bildiklerini kimseden esirgemezdi. Yazdığım şiirleri ilk ona gönderir görüş isterdim. Hep doğrunun ve güzelin peşinde olduğunu bildiğimden uyarılarını ciddiye alırdım. Coşari şiirlerinin mihenk taşıydı sizin anlayacağınız.

Facebook sayfasında duygusal yazılar yayınlardı. Hüzünlü, dertli ve öğretici.  Yaşamla ilgili şiirlerden bölümler yerleştirirdi yazılarına. Şiirsel bir anlatım vardı kaleminde. Sıkılmadan ve merakla okurduk. Çoğu edebiyat yazarlarına taş çıkartacak kadar edebi idi bu yazılar. Zekeriya Çavuşoğlu’nun ısrarıyla bu yazıların tümü “ ŞİİRSEVERİN GÜNLÜĞÜ” adı altında Yazılı Kâğıt Yayınları tarafından bir kitap da toplandı.  İkinci kitabının hazırlıklarının sürdüğünü biliyordum.

07 Haziran 2009 tarihinde Ramazan Bayramı sebebiyle İstanbul’dayım ve bayram ziyaretlerine gidiyoruz. Sahil bayağı rüzgârlı idi Bedenimde iki gün kırgınlık yaşadım. İkinci günü akşamıydı gece Tekirdağ’dan İstanbul’a dönüyorduk ki yolda nefes alamaz oldum.  Her nefes alışım yarıda kalıyordu. Hemen hastahaneye gittik. Acil servisinde gözlem altına alındım. Sabaha karşı eve geldik. Sabah uyandığımda hala zor nefes alıyordum. O anda aklıma Ali Hoca geldi ve aklımda şu dizeler dolaşıyordu. “Geçen gece nefessiz kalınca anlamıştım,  Ali TURMUŞ’un neler neler yaşadığını”  Zira Ali hoca yıllarca akciğerlerinden rahatsızdı ve zor nefes alıyordu. Bütün bunlar olurken internette facebook sayfamı açtığımda donakaldım. Ali TURMUŞ’un ölüm haberi uçuşuyordu sayfalarda. Ben onu düşünürken o nefessiz kalmıştı. Gözlerim ve ruhum dolu doluydu.

Güle Güle Şiir Adam

                                        Ali Turmuş Hoca’ya

Geçen gece nefessiz kalınca anlamıştım,

Senin bitmiş çiğerle neler yaşadığını!

Şiirlerin hasını sesinden dinlemiştim,

Sen söylerdin “ Şiirle kalbin ışıdığını!”

Coşari şiirinin mihenk taşı idin sen!

Derdin ki” Biz iyiyle, kötüyü bir tutmayız.”

Ruhen gönlümüzdesin, varsın ayrılsın beden!

Huzur içinde uyu, biz seni unutmayız!!!

Onun Kaleminden Dökülenler

Şimdi Sen Gidiyorsun

Biliyorum, zor olan beklemek; kimseler beklemezken; umutsuz, ama sabırla. Kolay olan gitmekmiş, arkasına bakarak da olsa. Bana öyle geliyor.
Gitmek kolay mı gerçekten? Ben hiç gitmedim, bilmiyorum. Düşlerimin yalancısıyım. Ama kalmak zor, yaşadığım için biliyorum:

“Öyle kederliyim ki bugün
Her şeyi unutup
Ağlamak istiyorum sevgilim
Bir çocuk gibi
İçimi çeke çeke
Gömüp başımı göğsüne… “(İ.Uyaroğlu)

Niçin mi? Sesinden gülüşüne, kokusundan ruhuna dek, “kavuşmanın acısını / ayrılmanın sevincini “(C.Dündar) duydu yüreğim, titreyerek. Saçlarını okşayıp, gözbebeklerime bütün merhametimi sığdırıp fısıldadım kulağına:

“Hasret sana yirmi yılın taze baharı
Vaslınla da dinmez yine gönlümdeki ağrı
Dinmez…Gönülün, tapmanın, aşkın sesidir bu
Dinmez…Ebedi özleyişin bestesidir bu…”( Atsız)

Beni kavuşmalar acıtıyor…Beş duyu kandıramıyor.İçimdeyken bile duyuyorum özlemini. Sonsuzluğu yaşattığın sesleniyor sana.Bıraktığını dinle:

“Gitme dur konuşalım
Yataklara tek kelime kalmasın…” (Ö.Asaf)

Zordayım.Yetimim. Halsizim. Çaresizliğimi anla. Benim mutsuzluğum seni sevindirmeyecek, biliyorum. Yalvarmak değil benimkisi, bendeki sen konuşuyor.Sesim dört duvara çarparak yankılanıyor, duy:

“Sana gitme demeyeceğim
Üşüyorsun çeketimi al
Günün en güzel saatleri bunlar
Yanımda kal…” (Ö.Asaf)

Olmayacak şeyi, bile bile, inadına istemek mi hissettiğim yangını haifletiyor? Ya da, istemeden gidenin canını yakarak mı azalacak acım? Gerçeği kabullenmek niye bu kadar zor? Sen ben, ben sen değil miydik? Öyleydik de niçin içime sindiremiyorum yokluğunu? Bıraktığın yürek izlerine mi sığınmalıyım?:

“Şimdi sen gidiyorsun.Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar.Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin…”(C.Süreya)

Sadece gözlerin mi? Beyazlığın, sesin, gülüşün; varlığın değil mi beni dize getiren? Bir dokunuşla ömre ömür katan, yaşama sevincimi besleyen yüreğindeki cevherin yokluğuna niçin dayanayım, yaşamak varken? Hadi öyleyse durma:

“Gel
Çoşkun bir sel halinde
Yık istersen sükut duvarlarımı
İstersen o en derin derinliklerden
Ürpertici bakışlarınla çoştur ıstırabımı
Değil mi ki bütün bu yalnızları
Sükünu
Karanlığı özleyiş
Seni daha iyi
Daha candan düşünebilmek için.
Senden ayrı geçecek bir ömür
Neden?
Niçin?.. ” (B.V.Karatay)

Ah ne yazık biliyorum, nedenini, niçinini. Bilerek, umutsuzca bunu haykırıyor yüreğim. Kalmanın, unutulmanın, özlem dolu bakışlarla son nefesi verme korkusunun yarattığı depremi duymamak için ruhumda… Çılgınca istiyorum:

“Atıldığın kollara bak
Mahzun terkettiğin kucak
Yalnızca seni saracak /
Atılsana…” (N.Özdemir)

Bu bilinen çaresizlik ne kadar da ağır ve yakıcı. Oh, mısraların tesellisiyle okşuyorum karamsarlığımı.Ne kadar yalnız ve boşum, kaldığım için, bıraktığın için. Gülümsemeye çalışıyorum, gözlerim doluyor. Kendimi kandırmayı deniyorum:

“Bir mermer istiyorum gönlümce oymak için
Bir kadın istiyorum ruhunu soymak için
Bir çift diz istiyorum başımı koymak için… ” (B.K.Çağlar)
Öfkeyle kendime söylüyorum. “Saniyelerin nabzını tutarak”(Dostoveyeski) yaşadığım halde, bu duruma nasıl düştüğümü soruyorum? Bir kalmak, bırakılmak bu kadar mı dehşetliydi? Yoksa ben mi dayanıksızım? Ben mi bunca duygusalım? Ne yapabilirdim ki? İnanarak söyledim her şeyi:

“Bir tohum verdin
Çiçeğini al.
Bir çekirdek verdin
Ağacını al.
Bir dal verdin
Ormanını al.
Dünyamı verdim sana
Yanımda kal…” (A.Nesin)

Kar etmedi dedimse de… Her dakika ağırlaşıyor yüreğim. Kalmak zor, gidenin ardından, çaresizce… Artık mevsimler hep sonbahar, hatta kış.Son bir umutla söylüyorum bil istedim.:

“Hadi gel, tut ellerimi benimle yan
Benimle meydan oku her çaresizliğe
Benimle uyu benimle uyan.
Birlikte varalım on üçüncü aylara
Ben bir eylül sen haziran…” (Ü.Y.Oğuzcan)

Kalmak zor, kabullenmek daha da zor. Gidenin hissettikleri beni rahatlatır mı? Hayır. Ah, aşkın, mutluluğun, sevincin ve güzel yaşamanın bedeli bu. Biliyorum ama içim dinlemiyor ki:

“Göğsümden havaya kattığım zehir
Solduracak bir gül gibi ömrünü
Kaçıp dolaşsan da sen şehir şehir
Bana kalacaksın yine son günü…” (N.F.Kısakürek) 
diyorum, inanmadan kendime. Sonra sonsuz bir tebessüm yayılıyor yüzüme, bedenime, ruhuma. Gözlerimin yemyeşil çimenlere dalıyor; elim elinde, dizin dizimde, gözün gözümde, tadın dilimde, sımsıcak sarılıp, içimdeki gidene söylüyorum:

“sen gittin
buluştuğumuz körfezler şimdi başka denizlerin çekiminde
sen gittin
ama doksan dokuz adın kaldı kalbimde…”(M.Mungan)

Sahi sen gittin mi? Ben kaldım mı? Sahi gitmek mi zor, kalmak mı? Düşler yalan mı söylüyor yoksa?

Sahi bayram hangisi?..

                                        ***

“Yasa budur var eksilir.”*

Bedenimle ruhumu eşleştirdim nihayet. Ahengime nazar değmez, biliyorum da, güzel ülkemin bütün olumsuz görüntülerinin çekimi gülüşümü hüzünlendiriyor. Pazar tezgahlarındaki meyvelere dönüyorum; dışım pırıl pırıl, içim kurtlu. Nasıl olmasın, aynı b..un soyu politikacıların iğrenç diliyle, utanmaz zihniyetleriyle kirleniyorum. Kendimi korumalıyım. Öğrendim işin sırrını. Sanat var kardeşim. Her derdin ilacı, sanat. Resim var, heykel var, müzik var, tiyatro var, öykü var, roman var. Dahası şiir var şiir, o her derde deva merhem. İnsan okudukça, öğrendikçe, hissederek söyledikçe genceliyor. “Ömür geçip gittikten sonra yaşamayı öğreniyorum.” diyor Montaigne. Ah, kısası uzunu farketmiyor ki çoğu kez; minicik bir an bile nice ömre bedel güzelliklerle doluyor. Bunu bilerek, isteyerek, yaşama bahanesi olarak yaptığında işin sırrına varıyorsun. Duygularımın eline verip fırçayı bütün yaratıcılığımla:

“Sabah olur, akşam olur, ezanlar okunur
Ve ben seni düşünürüm
Ne kadar uzattın hayatımı
Yıllar kısacıkken, günler nasıl böyle sonsuzlaştı.” (Turgay Fişekçi)

diye sorup veriyorum cevabını. Sonra zamanımı sonsuzlaştıran gerçeğime, düşlerime, hayallerime can veriyorum. Başlıyorum o gezmelere doyamadığım çiçek bahçesinde zamanı durdurmaya. Adını, rengini unuttuğum, kokusunu ilk kez aldığım, büyüleyen, yakan, içimin gittiği, tadı dilimde, kokusu burnumda özlediğim çiçekler. Özledikçe uzaklaştığım. Başımı yaşadıklarımın omuzlarına koyup bakıyorum içime. Güzellikler mısra mısra dilime hücum ediyor. Sesimdeki şehvet mi, şefkat mi, hüzün mü anlayamıyorum. Geri dönüp cümlelerimi okudukça tuhaf bir şekilde irkiliyorum.Bu itiraflar başıma iş açacak bir gün. Aslında:

“benim derdim yok, benim derdim kendimle
musalar çarem değil, ilaçlar merhemim değil
yalnızlığıma bir fısıltı beklerim yeminle…” (Barış Erdoğan)

Nafile mi? Bilmiyorum. Vardığım her yerde kulaklarımda kuş sesi, dilimde dudak cilası tadı var. Toprakta değil de sanki yüreğimde tütüyor bahar. Doğayla beraber açıp kapatıyorum gözlerimi. Dumansız yangınlar oluyor azalarımda. Çıkabilecek fırtınalara hazırlıklı olsam da kararsız ve tedirgin oluyorum. Telkinlerle oluşturmayı başardığım ömrümün ahengi nasıl da biletiyor arzu dolu çaresizliğimi bile bile. Doğru, düşlere, rüyalara, hayallere söz geçiremiyorum ama olsun, öyle öyle yumuşuyor burnumun direği. Dahası:

“dünyaya eteklerinden tutunan
bahar tomurcuğu ömrümüz
çatlasa güle dönüşecek.” (Ahmet Özer)

Bunu bilmek var ya cesaretimi nasıl da kamçılıyor. Çoğu ipe-sapa gelmez arzularım, düşlerimi döllemeye devam ettikçe bana bir şey olmaz. Zaten, bende ben kadar olanların o iyileştirici sevgileri, dokunuşları, sesleri çoğalttıkça çoğaltıyor canımı. Tam tükenmişliğe yenilirken içime doğan bu özlemli bekleyişler, tutkulu düşler hem korkutuyor, hem ince bir hazla şaşırtıyor beni. Ama, Terentius’un dediği gibi, “Bütün umudum kendimde.” Zerrelerimin görkemli bir yaşamışlığıma ve yaşanmışlığıma şahitliği güç veriyor bana. Emanet şehvetleri telef ediyorum bile bile. Berraklaşıyorum, terlesem de. Dönüp bakıyorum kendime:

“Bende hiç tükenmez bir hayat vardı
Kırlarda yayılan ilkbahar gibi
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı
Göğsümün içinde ateş var gibi.” (Sebahattin Ali)

Gibisi fazla, var ve zamanı kendime köle etmeyi başardıkça çoğalıyor. Bütünlüyorum kendimi özlemlerime. Korkum yok. Somutlaştıkça düşlerim bıkmıyorum, kanmıyorum. Dahası, tadını dilimde, sesini kulağımda, kokusunu burnumda, varlığını ruhumda hissettiklerim en muhteşem yaşama bahanelerim oluyor. Bitmez tükenmez bir açlıkla biriktirdiğim nimetlere banıp banıp hakkını veriyorum nefesim yettiğince. Evet, böyle böyle memnun ve gülümseyerek geçiyor ömrüm. Lakin zorlukları çok. İçimdeki o sönmeyen ateş topu beni var eden. Fırsat yaratıp söylüyorum kendime:

“ben ne yalnızlıklar çektim
sana varıncaya…” (A.Barış Ağır)

Yani öyle bedelsiz değil yaşadığım güzellikler. Hatta insan mutlu oldukça zayıflıyor. Kendini güvende hissedip savunmaktan, yenilenmekten vazgeçiyor. Ne oluyor sonra? Anahtar kilidi açamıyor, lastik patlıyor, çeşmenin suyu kesiliyor dahası göğsüne bastıracak bir şey de bulamıyorsun. Hadi yeni baştan yarat yitirdiklerini. Ondan kolay ne var? Sevgi var mı? Var. Sağlık yerinde mi?  Yerinde. Yani diyeceğim kendi enerjimi kendim yaratmayı biliyorum. Güneşim olanlar, özleyenler de biliyor toprak olduğumu, dilediğince bende büyüyeceğini. Daha ne olsun? Yeter ki:

“Varsın yaz biterse bitsin
Sıcak bir kış getir bana
Uykumda sarılmam için
Sonsuz bir düş getir bana.

Karda gül açar mı deme
Güneşini esirgeme
Ek yağmuru yüreğime
Bir damla yaş getir bana

Besler beni senin sevdan
Elimi tuttuğun zaman
Bir bulutun kanadından
Küçük bir kuş getir bana.” (Ülkü Tamer)

KAYNAKLAR:

*Halil Soyuer
Turgay Fişekçi :Adam Sanat
Barış Erdoğan: Nuşirevan
Ahmet Özer: Suları ÇekilenNehir
Sebahattin Ali: Adalya
A.Barış Ağır: Herkesin Alıp gittiği
Ülkü Tamer: Bir Adın Yolculuktu

Ardından Yazılanlar:

Zekeriya ÇAVUŞOĞLU:

alı al moru mor senelerin 
ateşindeyiz/ gün batıyor

“kar mı yağmış yüce dağlar başına”
efendim heyy
hey koca dünya heyyy
işte geldik gidiyoruz

kara toprak kara toprak
“yaslı gittim şen geldim
aç koynunu ben geldim”

*En son bu şiirimi not alıp ezberlemisti. Yaşamı şiirdi, ölümü de şiir gibi oldu. Yoğun bakımda iken gözlerini ilk açtığında, ilk işi kızı Ezgi’ye bir şiir adı yazmak olmuştu. Konuşamasa da son mesajını yine bir şiirle vermişti.

Dilerim gittiği yerde de şiir gibi bir yaşamı olur. Acılardan, hastalıklardan ırak. Allah rahmet eylesin sevgili dostuma. Başımız sağolsun…

Uğur DEDE: Şiir konağını, şairler durağını, dostlar, dostunu kaybetti. Ali Turmuş u, bir güzel adamı, bir can dolusu canı ebedi âleme uğurluyoruz. 50 yaşında elinden oyuncağı almış bir garip çocuk gibi gözyaşlarım… İnsanlık, bir büyük yüreği kaybetti. Ruhun şad olsun aziz dostum sevgili ağabeyim, üstadım… Yine üzgünüm demek yetmiyor…

Hilal ÖZDEMİR: Eğer ilk aydınlığımın pırıltılarını kalem olarak elime, kitap olarak düşüncelerime, hayallerime ilmek ilmek sermeseydi, benim pusulam olmasaydı, anlamını bile bilmediğim harflerin arasında sıradan bir insan olurdum. Olmadıysam sayesinde, okuyorsam sayesinde, yazıyorsam sayesinde… 7 sene önce “önemli olan sensin” diye öyle bir işledi ki beni hayata… Şimdi sen gittin ya öğretmenim… Her karamsar günümde seni aramak yerine, o sesinden “önemli olan sensin çocuk” deyişini duyacağım kulaklarımda… Büyük bir mücadele içindeydin yıllardır o lanet kansere karşı… Senin Yaşam enerjin, benim yolumun en güzel örneği olacak. ışıklar içinde uyu öğretmenim. Hepimizi yarım bıraktın bugün, şiirsiz bıraktın… Seni çok seviyorum. Güle güle güzel insan, güle güle manevi babam!

Fatih Küçükaltun: Benim ve bir çok arkadaşımın hayatına rehber olmuş güzel insan, gençlik yıllarımdaki yol ışığım, bir nesle şiiri sevdiren, kelimelerin kifayetsiz kaldığı adam, rahat uyu..seni hep güzel hatırlayacağız.Gülşah KIRCALI : Sahilde arabayla giderken yürüyordun sen şiir okuyormuşsun arabadan atlayıp boynuna atladım korktun önce sonra okuduğun şiiri sesli devam ettin kaldığın yerden gözlerime bakarak ben yine bittim o an..oturduk hasret giderdik eşimle tanıştın ilk kez ,kızımla gülüştün dede sevkatiyle şiirler okudun bize sonra sürekli olmasa da oturduk dertleştik hiç doyamadım o sohbetlere.haberi öğrendiğimde yoktum şehirde gelemedim sana benim ne hakkım olacak ki sen helal et haklarını sen benim hayattaki en büyük şanslarımdandın bana iyiliği göstererek öğretendin öğretmen değil ağabey baba gibi o kadar üzgünüm ki o kadar acıyor ki içim ışıklar içinde uyu güzel insan, güzel dost, ağabeyim, babam… Belki bir gün yine o eşsiz sesinle şiirler okursun gözlerime bakarak elimi tutarak sarılır hasret gideririz yine seni çok seviyorum

Bir cevap yazın