Doktorlara Şiddet Paradoksu

Şiddetin her türüne karşıyım,şiddeti mucbir kılacak hiç bir neden olamaz, olmamalı.

Dün, yani 25 temmuz 2019 tarihinde Samsun 19 mayıs Tıp Fakültesi endokroloji polikliniğinde yaşadığım olaydan sora yukarıda ilke olarak ortaya koyup savunduğum düşüncenin doğruluğu konusunda ikircikli bir ruh hali içerisindeyim.

Samsun’daki evim ile üniversite arası araba ile 4,5 dakikalık bir mesafede, poliklinik hasta kayıtları saat 7,50 de başlıyor yani saat 7,30 da evden çıksam rolante gazda 7,45 de hastanedeyim arabayı park edip bir keyif cigarası içmeye bile vaktim kalır! Hayır efendim burası Türkiye..!

Burada hiçbir şey ama hiçbir şey kanuna, kurala, yasaya yönetmeliğe uygun yapılmaz, tecrübe ile sabit olduğundan karga bokunu yemeden saat 5’de yola revan oldum.

Fakülteye vardığımda ne göreyim “Her yer karanlık pür nur o mevki..” misali, poliklinik kapısı Mamak Cezaevi cümle kapısını kıskandıracak irilikte bir asma kilit ile kilitlenmiş.

Poliklinik muayenesinde hasta sayısı oda başı 15 hasta il sınırlandırılmış dört muayene odası var 4×15=60 hasta.

Samsunun ilçe ve köyleri ile toplam nüfusu 1,5 milyon, tıp fakültesi hasta hinterlandı ise 2,5 milyon kişiye tekabül ediyor.

Teferruata girip mazrufu atlamanızı istemediğimden detayları yüzeysel geçeceğim.

Fakülteni acil kapısında içeriye girip endokroloji bölümü kapısına akşamdan kimin astığı belli olmayan bir A4 kağıdına birinci sıra hasta olarak adımı kazıdım. (60 yıllık hayatımda kazandığım ender zaferlerden biridir bu başarım) Saat 6′ ya yirmi var ve gitsem uyuyamam, kan tahlilleri için aç olmam gerektiğinden bir şeyde yiyip içemem.

Samsunun en güzel tepelerinden birine konuşlanmış tıp fakültesinin doğası bir harika, yaklaşık iki saatlik bir zamanım var pelit ormanları içerisinde serin serin esen temmuz rüzgarını ciğerlerime doldurup sabah yürüyüşü yapmaya başladım. Saat 7:40’da poliklinik kapısına geldim 60 hasta ile sınırlanmış muayeneler önünde 160 kişi bekleşiyor hasta oturma gurubu sayısı 20-30 diğerleri abdesthane ibriği gibi duvar diplerine sıralanmış Medine fukaraları gibi melûl mâhsun bekleşiyorlar.

Yüz kişiyi aşkın fazlalık hasta, sıranın asla kendilerine gelmeyeceğini bile bile ama önceden yaşanmış deneyimlerden duyduklarından hareketle, muayenede doktorların odasına “biişi diyebilir miyim hocaaammm..?” deyip doktorun “buyrun deyin” demesini beklemeden makinalı tüfek gibi mazeret sıralayıp merhamet dilenciliği ile 15 kişi ile sınırlanmamış hasta kotasını delmeye çalışıyorlar…ve bunda da %20-30 oranında başarılı oluyorlar, nihayetinde doktorlarda ana-baba evladı empati yapıp merhamet gösterip kotayı deliyorlar.

Akşamdan yarım kalmış bir orgazmın burukluğu ile basenlerini bozkır su değirmenlerinin taşı gibi kıvırtan bir kayıt müstahdemi kadın koltuğuna kuruluyor bilgisayarını açıp abdesthane gibi önünde sıralanmış hastalara yukarıdan bakıp “ben olmasam siz bir boksunuz” edası ile gözleri ile kolaçan ediyor. Şeker hastalığının en korkunç yanı nedir bilir misiniz..? kiminiz “gözlerde körlüğe neden olur”, kiminiz “karaciğer ve böbreklerde tahribat yapar” diyorsunuz, en köşede oturan badem bıyıklı molla ise “bundan daha çok erkeklik hevasını yok ediyor” diye bilgiç bilgiç fısıldıyor…adam haklı kontrol altına alınmamış diyabet yukarıda sayılan tüm organlarda geri dönüşümü olmayan tahribatlar yapıyor.

Ben 6,5 kilo olarak doğmuş bir obez bebe imişim,doğduğu zaman ayaklarımda tutup popoma şamar atıp ağlatmak isteyen ebenin üzerine işiyerek “anarşist” kariyerime” başlamışım. 60 yıllık hayatımda asla ve asla böyle müstahdem kılıklı memur müsvettesi insanların önünde sıraya geçmedim geçenlere de engel olmayı yurttaşlık görevi kabul etmişimdir. kayıt müsdahdemi bayanın önünde abdesthane ibriği gibi sıra olanlardan bazıları fısıltı halinde “emicee, sen ilk sıradasın gel gir sıraya, memure hanım kaydetmez yoksa seni” diye durumdan vazife çıkarıyorlar. Akşamdan yarım kalmış orgazmın gerginliği ile bilgisayarının klavyesini yumruklayan müstahdem “ilk sıradakiii kimliğini versin” deesine rağmen sıradaki hiç kimse kimliğini uzatmaya cesaret edemiyordu, herkes bana bakıp yerimden kalkıp sıraya geçip kayıt olmamı bekliyordu. Orgazmı yarım kalmış hasba “haydin amaa ,kime söylüyorum ben” demesine rağmen tüm gözler bana çevrilmiş bekliyorlardı. Vakur bir eda ile yerimden kalktım sıranın ilk başında bana ait olarak boş bırakılmış alana geldim herkes susmuş beni izliyordu. Orgazm manyağı müstahdeem “emice, sağırmısın sen yarım saattir bu insanlar seni bekliyor” diye azarladı beni.

Şiddetin fiziki veya sözlü olması fark etmez. şiddetin her türlüsü yanlıştır. kabul edilemez,edilmemelidir. (2) Benim bu noktadaki tavrımı siz okuyucularımın ferasetine bırakıyorum… Kayıt işlemleri bittikten yarım saat sonra birer grup gencecik yakışıklı ve güzel çocuklar muayene odalarına geçtiler . Biz zavallı(!) diyabetliler bayram çocukları gibi sevinç içerisindeyiz nihayet muayene başlayacak. Muayenehane kapılarındaki numarötörler dünden kalma rakamları ile yanıyor kimi -34-,kimi,33- kimi 19 numarada takılı kalmış sıfırlanmayı unutmuşlar.

Hepimizin gözü sıfırlanıp yeniden başlayacak numarötörlere odaklanmış vaziyetteyiz. Tabi, doktorlarda insan sonuçta o kadar hastayı sabahtan muayene et ,öğleden sonra tahlillerini incele sonuçları belirleyip reçete yaz, hastalara tavsiyelerde bulun…zor iş gerçekten hekimlik, para ile yapılacak bir meslek değil…

Nihayet 2 nolu muayenenin numarötörü sıfırlandı ve beş dakika sonra 1 numara yandı, kapıyı korku ve saygı yüklü bir ritimle tıklatıp girdim içeri küçük oğlum yalarında yakışıklı bir genç kahvesini höpürdeterek yüzüme bakmadan “neyin var emmi” dedi, feodal bir yanım vardır biri bana “EMİCE” demi ise ona kanım kaynar yakınlık duyarım hemen muayene masasının önündeki sandalyeye ilişip “merhaba hocan” deyip derdimi anlatacaktım ki, “oturmanı kim söyledi sana” diye bir nara ile irkildim, erat gainosuna giren başçavuşu görmüş bölük neferleri gibi ayağ fırlayıp ess duruşa geçtim….

Şiddetin fiziki veya sözlü olması fark etmez. şiddetin her türlüsü yanlıştır. kabul edilemez,edilmemelidir. (2) Benim bu noktadaki tavrımı siz okuyucularımın ferasetine bırakıyorum… Bir telaş ile derdimi anlattım, oysa 11 yıldır aynı servisin hastasıyım öz geçmişim ve hastalığımın öyküsü ,kullandığım ilaçlar, raporlu olan ilaçlar, değiştirilen ilaçlar kullandığım insülinler her şey ekrandan görülüyor,”” doktor bey benimle eğleniyor..”diye gülümsüyorum korkarak. Elime bir rutin kan ve idrar tetkik kağıdını verip başı ile “hadi git” işareti yapıyor, topuk selamı verip çerkes gelinleri gibi götün götün kapıya doğru seğirtiyorum. Kapıdan çıktığımda suratımdaki o yılışık yavşak maske yrini zafer kazanmış bir komutan ifadesi ile yer değiştiriyor.

Bizim memlekette hiç bir şey uzun müddet yerinde kalmaz “tedbili mekanda faide vardır” hadisi şerifi gereğinnce olmalı. bu fakültede her yıl labratuarların ve polikliniklerin yeri değiştirillir. Labratuarın yeri yine değitirilmi, elinde süpürgesi ve kirli paspası ile garnizon kumandası gibi dikilem cengaver çöpçüye yanaşıp “hocam tahliller için kan vereceğim laboratuarın yerini bulamadım ” diye soruyorum. Elimdeki tahlil listesini çekip alıyor, uzun uzun inceledikten sonra ,”sende Tip iki diyabet mi var..?”diye soruyor,”he..” diyorum, “işin zor senin “diyor, ” bizim köyden biri de tip 2 diyabetliydi geçenlerde öldü” diyor. “Labratuarın yeri..” diye soruyorum,” daha çok geçecük idi” sen zaten ölmüşsün nedecen kan tahlilini,git evine ne yersen ye, yaşadığın kar” diye sırıtıyor suratıma karşı.

Şiddetin fiziki veya sözlü olması fark etmez. şiddetin her türlüsü yanlıştır. kabul edilemez,edilmemelidir. (2) Benim bu noktadaki tavrımı siz okuyucularımın ferasetine bırakıyorum… Öğleden sonra kan tahlillerimin sonuçlarının birer örneğin yalvar yakar alıp giriyorum doktorun odasına, Tahlillerimi dikkatle inceleyip “idrarda protein kaçağı var bu şeker hastalarında çok önemli bunun için yeni bir ilaç yazacağım “diyor. Sabah yediğim azarın korkusu ile “diamikron” ve janumet” isimli ilaçlarımında bittiğini söylüyorum fısıldıyarak. tamam manasında başını sallıyor ve önündeki küçük kağıt parçasına bir kaç rakam ve numara yazıp uzatıyor. “haydi geçmiş osun” diyerek. Bir eksiklik kalmasın korkusu ile tüm cesaretimi toplayıp “her şey tamam değil mi hocam” rapora bağladınız mı ilaçları” diye soruyorum yeniden.

Temmuz sıcağında belediye otobüsüne binip su ter içinde 70 km yol yapıp kasabama geliyorum, koşa koşa eczaneye gidip ilaçlarımı almak için elimdeki şifreyi uzatıyorum eczacı kalfasına… Eczacı diyor ki “codivon” rapor edilmemiş,janumet ve diamicron recete edilmemiş, insüünin enjektte miktarı yazılmamış…”

Şiddetin fiziki veya sözlü olması fark etmez. şiddetin her türlüsü yanlıştır. kabul edilemez,edilmemelidir. (2) Benim bu noktadaki tavrımı siz okuyucularımın ferasetine bırakıyorum…

Doktorlara sakın el kaldırmayın… Onlar bizim vel-i nimetlerimiz, sebeb-i hayatımızdırlar.

Cemil Biçer
Samsun-Çarşamba'da 1957 yılında doğmuştur. İlköğrenimini Çarşamba'da, orta öğrenimini İstanbul'da tamamlamıştır. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Coğrafya Bölümü'nü bitirmiştir. Yurdun çeşitli yerlerinde öğretmenlik yapmış olan Biçer'in ‘‘Ülkem Avuçlarımda Saklı'' adlı yayınlanmış bir şiir kitabı bulunmaktadır. ‘‘Çarşamba Köprüsü'nde Rapsodi'' yazarın ikinci kitabıdır.

Bir cevap yazın