Samsunlu Şairler: Zekeriya Çavuşoğlu

Kalemiyle Harikalar Yaratan Adam : Zekeriya Çavuşoğlu

Kendisiyle Sedat ERDİŞ vasıtasıyla tanıştım. O zamanlar dershanede hem yöneticilik hem de öğretmenlik yapıyordu. Konu şiirden açıldığında, hem anlattıkların hem de yazdıklarından bu konuda ne kadar bilgili ve birikimli olduğunu gördüm.

“Ne zamandır şiir yazıyorsun?” diye sordu bana.
Tabiî ki bu soruyu sorarken az da olsa bir sanatçı egosu ben buradayım diyerek ben buradayım diyordu. Ben bu egonun altında kalır mıyım; Gururlanarak:

-“Beş yıldır şiir yazıyorum ama bine yakın şiirim var” diye biraz da böbürlenerek cevap vereyim dedim.

Ya takdir bekliyordum ya da aferin ki “ İyi halt etmişsin” diye söyleyince şoka girdim. “ içinden kaç tanesi şiir? “ diye sordu tekrar. “ Bana göre hepsi” dedim, hemen cevapladı “ Bana göre de hiç biri, ya da birkaç tanesi. Önemli olan bana göre kaç şiir olması, sana göre değil. “

Daha sonra Samsun şiir akşamları günlerinden dostluğumuz ilerledi bilahare de kardeşliğimiz. Her şey değişti ancak hala tanışma esnasında bana söylediği şiir hakkındaki o görüşü hiç değişmedi. “Anadolu destanı”nı yazmasına rağmen şiir kısa olmalıdır der. Kendisine gösterdiğim 4–5 kıtalık şiirin içinden mutlaka atılacak birkaç kıta bulur. “Şiir kısa ve öz olmalıdır. İmgelerin anlamını çözmek okuyucunun işidir, yazarın değil der.”

Benim şiir tekniğimin gelişmesinde emeği olan nadir insanlardan biridir Zekeriya ÇAVUŞOĞLU.

1953 yılında Gümüşhane- Torul ilçesinde doğdu. İlk, orta öğrenimini Trabzon’da okudu. Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Çeşitli okullarda öğretmenlik yapan ÇAVUŞOĞLU, uzun süre de dershanecilikle uğraştı. Sanıyorum fiilen öğretmenlik dönemlerinde edebiyata yoğun ilgi göstermese de ANADOLU DESTANI ( Şiir1986),  BİR ÖPÜCÜĞE BARIŞ  ( Öykü 1987), TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BİLGİLERİ KAYNAK KİTABI ( 1988), GERÇEKLEŞEN DÜŞ ( Masal- 1994), UMUTLARA DEĞMEZ KURŞUN ( Öykü-1995), SESSİZ KALEMLERİN ÖYKÜSÜ (Şiir-1997), GÖK YORGAN YER YATAK (Şiir) ZAMANA İLİŞTİRİLMİŞ YAZILAR (Gazete yazıları) TALYA ( Şiir) TAY ÇALDI ( Anı-2015) ve GÜZ YANGINI (Roman-2017)  gibi birçok eseri yaşam hayatına sığdırmıştır. Halen de yazmaya devam etmektedir.

“ BİR ÖPÜCÜĞE BARIŞ” öykü kitabı, Kültür Bakanlığı Edebiyat Ödülleri yarışmasında mansiyon, “ GERÇEKLEŞEN DÜŞ” adlı masal derlemesi İnönü Üniversitesinin açtığı yarışmada birincilik ödüllerini kazandı.  Ayrıca öğretmenler arası şiir yarışmalarında (1984–1994–1995–1996-) yılları birincilik ödülleri aldı. Anadolu Destanı, adlı şiirsel tiyatrosu bestelenerek sahnelendi./ Yine şiirsel tiyatro olarak düzenlediği Çanakkale Destanı, Ata’ya Güzelleme ve Sessiz Kalemlerin Öyküsü sahneye aktarıldı./ 1999 yılında sanata katkılarında dolayı D/AJANS ve Gazi Belediyesi tarafından verilen sanat ödüllerine değer görüldü./ 2013 yılı TRT Çocuk Şarkıları Yarışması’nda, şarkı sözü olarak kaleme aldığı şiir, ilk 10’a girerek finale girmeye hak kazandı./ 2013 Amasya Mihri Hatun Şiir Yarışması’nda ikincilik, 2014 yılında ise mansiyon ödülü kazandı.

Şiirleri değişik dergi ve gazetelerde yayınlanmış olan Zekeriya ÇAVUŞOĞLU, SAMSUN SANAT DERGİSİ’nin kurucularından olup bu derginin yayın yönetmenliğini yapmıştır.

Yıllardır Samsun- Atakum’ da oturan Zekeriya ÇAVUŞOĞLU; İyi bir Samsunludan daha iyi bir Samsunludur.

 

“-Aha şart olsun Sarı Paşamız bilir.
Aha, şart olsun “ÖLÜN” dese
Gözü kapalı gidilir.
Çelikten bakışları var ki babam

Deme gitsin…

Bir dikilince ayağa,
Büyür, büyür de gönlümüzde
Dal verir, budaklanır, başı göğe değer.
Yürüyünce düşmanının aklı döner.

Adına gurban Sarı aşamın
Aha, şart olsun

“ÖLÜN” dese
Göz kapalı gidilir.

(Anadolu Destanı’ndan)

 

TÜM EŞEKLERİN ŞEREFİNE İÇİYORUM

ben duygusal bir eşşeğim
biliyorum
biliyorum dünya
yılanlarla can dost
yürekler vıcık vıcık
kazıklar çatallı
kimin eli kimin cebinde
belli değil
biliyorum…

biliyorum anlaşılmaz bu hesap
cambazın ipinde bin cambaz
cambaz can derdinde

masamda yorgun bir yürek
“ne demekse duygusallık,
ar, hayâ, nâmus…”
tabi ki bu husus önemli husus
rakım susuz
salaş bir meyhanedeyim
ve kırık bir sazın
feryadını dinliyorum
tüm eşşeklerin şerefine
i ç i y o r u m…

“GÖK YORGAN YER YATAK”dan

 

BİR İKİDEN HER ZAMAN BÜYÜKTÜR

 

Ne zaman ikiye bölünse

Parçalanır düşleri saatlerin

Gecelerine hüzün çöker

Ve sevdalar eskir habire

Ekir yalnızlığın

Demir parmaklıklarında

Tutsaklığım

Gün ıslanır

Gecelere sığmaz

Yorgun bir Amisos güncesidir.

Tutulan

 

Ve salya sümük

Bir çocuk gibi

Ağlarken gece

Yıkık sevdaların kısır döngüsüdür

Paslı bir hançer gibi

Yüreğe saplanmış

Unutulan…

 

“GÖK YORGAN YER YATAK”dan

 

AŞKIN GÜNAHI ÇOKTU

Aşkın günahı çoktu
Umarız bir harami gibi çalmıştı kapımızı
İn cin top oynuyordu kuytu sokaklarımızda
Biz bizeydik yalnızlığımızla
Issız, ucu açık düşlerimiz vardı

Kendi ateşimizle yakardık
Yüreğimizdeki can mumlarını
Kendi ateşlerimizle dağardık
Kimseciklere dokunup itilmeden

Aşkın günahı çoktu
Kaçaktı yangın bakışlara bu yürek
Kapıları süngülüydü karşılıksız sevdalara
Kendi halindeydi kedi kuytu köşesinde
Biraz serde mecnun’luk olsa da
İçinde tatlı bir hayal gibiydi Leyla
Sığınacak çölü
Konuşacak kurdu kuşu yoktu

Eli elimize değmemişti aşkın
Ne suya ulaşabilmişti köklerimiz
Ne de suyun haberi vardı beklendiğinden
Ne sevdiğimiz anlamıştık doyasıya
Ne de sevdiğimizin haberi olmuştu
Sevildiğinden

Hep kendimizle sevişmiştik
En deli ve en zapt edilmez duygularımızın
Açlıklarla boğuşan çığlıklarında

En ulaşılmaz düşlerdi
Uykulu gecelerimize tüneyen
En ulaşılmaz tenlerdi ateşler içinde çırpınan
En öpülmedik dudaklardı
Zifir geceler boyu yandığımız

Yaşama atılan her adımın
O bitimsiz sevdası
Koca bir özlemdi yüreğimizde sancıyan
Bir garip yolculuk
Zamanın ıssız sokaklarında
Tüm çoğul kişiler çekip gitmişti
Yakılmıştı tüm gemilerimiz geçmişe dair

Her şey sendim
Sendin
Sendi

“ TALYA” dan

 

GÖK KAPAMIŞ YÜZÜNÜ

gök kapamış yüzünü, nicedir ağlıyor bak
gül pembe yanağında, iki damla yaş gördüm
salkım saçak bulutun, saçlarını ben ördüm
yıkılmış bir umudun, gönlünü dağlıyor bak

bir kadehe koydular, yangınların özünü
aşk kör etmiş gözünü, ateşten yüreklerin
kan revandır bulutlar, yanarken derin derin
çığlıklar arasından, gördük aşkın yüzünü

sarılınca yokluğun özlemli dallarına
günler zifir gecedir, her gece başka zulüm
kurumuş yaprak gibi, dal yanar çöker ölüm
salarlar gönlü aşkın, çileli yollarına

yıldızları topladık, pay ettik bin ateşte
çile çile dokuduk, dertleri birer birer
pervanesin dönersin, emekler boşa gider
aşıkın yangını yok, gökteki bin güneşte

özlemin gözyaşını, toprak olsa silemez
ıslatır mendilini, gözlerde okyanuslar
peygambere el veren, o sabırlı yunuslar
her çileyi bilir de, bir tek bunu bilemez

ayrılıktan korkanın, yüreği pâk olur mu
ferhat’ın çilesinde, bir ulu âlem gizli
galib’in yüreğinde, özlemler sizli bizli
Mevlânâ yanar onda, tene tutsak olur mu

kalemin ehli olan, aşığı çölde bulur
gönül gezginidir o, kâh burda kâh ordadır
şirin’in bahçesinde, yanar yanar, kordadır
katlanır dikenine, kendini gülde bulur

 

Zekeriya ÇAVUŞOĞLU

 

YASSAK

rakı yüzünü dökmüştü
balıklar küskündü oltalara
ne peynirin ağzında tat
ne kavunda murat vardı

biçmedik ömür kimseye
sel süpürür, yel götürür
gözler açılırsa bir gün
haykırırlar korkusuzca

tepemizde boş bir kafa
bir acayip surat vardı

dökmüştü yüzünü rakı
hepten dönmüştü içine
her yol açıkken piçine
bizlere de yasaklı yol
her adımda sırat vardı

 

KILICINDAN AŞK DAMLAYAN YİĞİT

paramparça yıldızlar dökülmüştü eteklerine
ay ışığına bulanmış suskun tepelerin
sol göğsünün derinlerinde kızgın lâvların tortusu
kılıcından aşk damlayan yiğit, yaşamın yeşil dallarında umudun
o bitmez tükenmez türküsüne sarınıp çalıyordu külüngünü
böğrüne böğrüne, en geçitsiz, en sert kayaların

doyumsuz, sanrılı düşlerin elleriyle sunulan
en yakıcı, en sancılı bir aşktı gözlerinde
ve acının karanlık duvarlarına atılan
en hüzünlü bir nakıştı ölüm

nasıl bir tükenişti dallardaki kuş cıvıltılarının ölümü
tarlada yeşilin / gökte mavinin
işte öylesine deprem / işte öylesine kan revan
ve işte öylesine dehşetten bir ölüm toprağıydı
düşlerine serpilen

Ferhaat, dedi/ bitimsiz güzelliklerin nakkaşı Ferhaat
sen ölümün rengine bürünmüşsün gayrı

zaman dönüşsüz karanlıkların kuytu gölgelerinde
titredi, sustu bir an
ha çöktü çökecekti yalçın kayaların hükmü
su sabırsızdı, ölümüne açtı
ve yalansız, baş eğmesiz çılgın akışlarına bırakıp da kendini
özgürlüğün o dayanılmaz coşkusuyla akıp gidecekti

dalında çiçeğin, meyvede böceğin can muştucusu Ferhaat
suyun sesini dinle/ Şirin’ce sesleniyor bak

son kez isyan etti Şirin’in yokluğuna
gidip de dönmeyenler aşkına, gelip de görmeyenler aşkına
sevip de ermeyenler aşkına, deyip, hayy, etti, böğrüne böğrüne,
yıkılmaz sanılan o yalçın ve sert kayaların…

Şirin gözlerinin içindeydi
en taze umutların üzerine çöreklenen o karanlık tortu tükeniyordu azar azar
siliniyordu bitmez tükenmez çırpınışlarıyla
tutsaklıkların ve baş eğişlerin/ utanca bulanmış karabasan suskunluğu

az ötedeydi su/ kırıp da son prangalarını
bitimsiz özlemlerin kora kesen en berrak yüzüyle,
coşup da gelecekti

gün doğacaktı yine/ çiçeklenecekti damar damar kurumuş toprak
gülecekti yeniden, yeşilin, mavinin
ve çocukların pembe düşlerle bezenmiş o temiz yüzü

Ferhaat, dedi,
suyun sesini dinle/ Şirin’ce sesleniyor bak
güm, güm, güm…
dağlar karşı durdu bu bitimsiz darbelere, yollar geçit vermedi
durmadı bir an bile, usanmadı Ferhat,
göğsünün derinliklerinde kocaman bir dev saklıydı sanki
yer gök inliyordu…

çaresiz annelerin acılı dualarıydı damarlarında kükreyen o asil güç
susamış dudakların yangılı çığlıklarıydı yüreğinde biteviye yankılanan

ölümün gölgesi düşse de yorgun tenine
sana ölümle kurtuluş yok/ sana ölüm yok Ferhaaat…

bir serçe parmağı su sızdı kayaların arasından
Şirin sandı/ su, Şirin gibi sesleniyordu
özlemini en acılı ateşlerle dağladı, sarıldı yeniden külüngüne
soluksuz son bir darbeyle yarıldı kayaların yüreği
Ferhat açtı yüreğinin kapılarını ardına kadar
gürledi su
coşkun bir haykırışla boşaldı tüm zincirlerinden
attı kendini köpürüp gelen coşkun suların kollarına
Şirin kokuyordu toprak, Şirin kokuyordu su

ölüm ve dirim aynı kapta sunuluyordu
yaşamın en gölgeli bahçelerinde
artık gün ayan beyandı/
ikinin hükmünden sıyrılmıştı zaman

iki yoktu
bir
aşktı

 

 

GÜLDEN DİKEN YOLMAYIZ BİZ

Yunus olduk sevdan ile/ nefrete kul olmayız biz
Azken dolduk çile çile/ gülden diken yolmayız biz

Ateş iken bal eyledik/ elde diken gül eyledik
Yaktık nefsi kül eyledik/ boş hayalde solmayız biz

Aştık yücesine yüce/ gördük âlemleri nice
Gâh gün olduk gâhi gece/ karanlıkta kalmayız biz

Altın idik pul dediler/ hakka döndük kul dediler

Ateş alev yol dediler/ başka yola dalmayız biz

Gül yüzünden güller derdik/ derdik de murada erdik
Canı sele yele verdik/ ham gönüle dolmayız biz

Sabır denizinden aştık/ boy boy atlas libas biçtik
Bade içtik serden geçtik/ nefse köle olmayız biz

Bu âlemde yok gözümüz/ sevdan ile yak özümüz
Çavuşoğlu’m son sözümüz/ yana adım salmayız biz

Cevap Yaz

Bir Yorum Yapın

X