Bizden Öyküler

Yazdığım bu öykü size yabancı gelebilir…oysa bu ülkede çoğunluğun yaşadığı olayları bir günlük kesit olarak yazdığımda göreceksiniz ki aslında yaşananlar kiminin tanıklık ettiği kiminin duyduğu ya da kiminin yaşadığı ama kimseye anlatamadığı bir öyküdür yazılan…

Öykümüzde mekan varoşta bir gecekondudur..yoksulluğun örgütlendiği yerler genellikle kerpiçleri sıvasız sokakları çamura belenmiş ve gündelikçi kadınlarla sabahçı kahvelerinde iş bekleyen erkeklerin yaşadığı arka mahallelerden birinde geçen bir öyküyü anlatacağım size…

Haydi başlayalım…
Sabah kahvaltısını hiçbir zaman bir arada yapmamışlardı…
Adam gün ağarmadan yollara düşüp ilçe meydanındaki sabahçı kahvesinde gücünü kuvvetini görerek gündelik işçi toplayan kamyonete alırlar umudunu her gün diri tutmaya çalışıyordu…
Kadın yorgundu üstelik mutsuzdu da..evin bütün işleri ona bakıyordu…
Sabah kalktığında başladığı işleri akşam yatma vakti geldiğinde bile bitiremiyordu…ertesi sabah geceden kalan işlerle güne başlıyor bu kısır döngü içinde olmayan kumanyadan sofra kurabilmeyi bir bilim insanının yeni bir keşif yapma titizliğinde bulmaya çalışıyordu…

Kadın mutsuzdu…
Kocası o gün gündelik bir işe gidememişse akşam eve döndüğünde sanki bunun sorumlusu karısıymış gibi bütün hıncını kadından almaya hazır küçücük bahaneler aramaya çalışıyordu…kim bilir kaç gece kocası küçük bahaneleri kadını dövmek için kullanmış ve kadın kaç gece evdekiler duymasın diye yorganın içine girerek hıçkıra hıçkıra ağlamıştı…

Evde iki aile yaşıyordu…yaşlı adam ve karısı düzenli çalışabildiği bir işi olmadığı için oğlunu…gelinini ve iki torununu yanlarına almışlardı…yaşlı adam geçim sıkıntısı yaşayan oğluna destek hem de kendi aldığı üç on para emekli maaşıyla kaynayan tenceresiyle aileyi bir arada tutmanın telaşındaydı…

Burada öyküye biraz ara verip bir durum tespiti yapalım…
Aslında siz tanıyorsunuz onları…
Aslında onlar bizim komşumuz.. arkadaşımız ya da akrabamız ya da hiç kimsemiz…onları tanımıyorsak ya da görmezden geliyorsak ve buna yabancıysak anlayın ki onları yalnız bıraktık ve bu insanlara yabancı kaldık…
Bu öyküdeki insanlar içimizden birileridir… Bu insanların sömürüsü üzerinden semiren kapitalist sistem böyle çaresiz bırakan sistem önce bu insanları yalnızlaştırır ve sonra da bizdeki empatiyi yok ederek dayanışma ruhunu öldürerek bizi onlara yabancılaştırır…

Yeniden öykümüze dönelim…
Evin yaşlı adamı sokağa çıkıp kendi gibi emekli arkadaşlarıyla bir araya gelmekten korkar…öyle ya kahveye gidip bir arkadaşı yanına oturursa cebinde olmayan çay parasının utancıyla arkadaşının yüzüne bakamayacağını bilir….

Kadın her akşam sofraya ne koyacağının telaşıyla mutfakta bir o yana bir bu yana gider gelir..komşusunun köyden getirdiğinde kendisine de verdiği tarhanadan bir çorba ardından ince küp küp doğranmış patates katkılı bulgur pilavını yaptığında yüzünde tatlı bir tebessüm oluşur…yaşlı adam “gene mi bulgur pilavı..gaz yapıyor bilmiyor musun..?” diye söylenerek içine bolca emek doğradığı çorbasını kaşıklayarak kalkar sofradan…

Kadın mutsuzdu…
Adam her sabah iş çıkar diye gittiği sabahçı kahvesinde umduğunu bulamayınca mahalle kahvesine gelir kendi gibi o gün iş bulamayan arkadaşlarıyla okey taşlarının belini kırardı…

Çocuklar yamalı önlükleri ve burunları yırtık pabuçlarıyla okula gider yağmur yağdığı zaman dipten doruğa ıslanırlardı…kadın her sabah gökyüzüne bakar ve kim bilir o gün yağmur yağmasın diye ne dualar ederdi…
Çocuklar…bakmayın onlara çocuk dediğime..onlar olan bitenin farkında olacak kadar büyümüşlerdi aslında…başarılı olmak zorunda olduklarını biliyorlardı…annelerinin mutsuzluğunu ve babalarının çaresizliğini yaşamak istemiyorlardı ve bu yüzden sokakta oyun oynayan çocukların coşkusuyla gidiyorlardı okula…
Belki şimdi bu öykünün size de yabancı gelmediğini anladınız…bu öykünün kahramanları aslında bizleriz..bizim mahallemiz..bizim sokağımız..bizim kentimiz ve bizim ülkemiz belki de bizim evimiz bu öyküdeki insanların yaşadığı yerler…

Sadece isimlerimiz başkadır hepsi bu…
Annelerin her sabah mutlulukla uyanıp penceresini açtığında içeri giren güneşe gülümsediği…
Ninelerin akşam sofrada “gelin sen ne yapmışsın bu kadar yemek neyin nesi sen bizi yemekten öldürmek mi istiyorsun..” diye sitem ettiği…

Dedelerin torunlarına harçlık verdiğinde “sinemaya gidin gelirken de bakkaldan şekerli leblebi almayı unutmayın..” dediği..
Babaların sabah uyandığında düğüne gider gibi işe gittiği..evin eksik neyi varsa öncelik sırasına bakmadan hepsini aldığı…yoksulluğunun acısını ve hıncını karısından çıkarmadığı bir Türkiye özlemiyle…

Bu masal değil…öyle onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine diyeceğimiz bir durum yok ortada…
Bu bir öykü…ben herkes payına düşeni alsın diye yazdım… Sevgiyle…

Bir cevap yazın