Tavır Düzeltmeliyiz

Ülkemizde Cumhuriyete, başta  Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, kurucu önderlerine karşı ağır karalamalar artarak sürüyor.

Laik, demokratik, sosyal hukuk devleti niteliklerini, ulusal, kamusal ve bilimsel eğitimi, kamusal ve koruyucu sağlığı, kadın-erkek eşitliğini, özgürlük ve demokrasi kurum ve kurallarını tümüyle ortadan kaldırma girişimleri ardı ardına sıralanıyor.

Ulusumuzu bölme, kutuplaştırma ve başarılabilirse bir iç çatışmaya/savaşa sürükleme denemeleri yapılıyor.

Bütün bunlar yapılırken, ağır hakaretler, küfürler, aşağılamalar, her türlü aşağılıklar da sergileniyor.

Bu iklim, kimi Cumhuriyet değerlerine bağlı, yurttaşlık bilinci taşıyan insanlarımızı “Biz ne yanlışlık yaptık da bunlar yaşanıyor?” gibi özsorgulamalara, özeleştirilere yöneltiyor.

Özellikle, eğitimci, öğretmen kesiminde, “Bunları biz mi yetiştirdik?  Ya da bunları kim yetiştirdi?” türünden sorular, sürekli yineleniyor…

Sanki bir suçluluk duygusunun kıskacında çırpınıyor pek çok yurtsever yurttaş…

Bu bir yanılgıdır ve bir an önce kendimizi kurtarmalıyız…

Çünkü, bu duygu, yaşananların baş sorumlusu, işbirlikçi-gerici-dinci-faşist sermaye sınıfının ve arkalarını dayadıkları küresel emperyalizmin suçuna ortakmışız algısını beslemektedir.

Dahası bu alçaklık düzeninin temel nedenlerinin ve asıl sorumlularının gözden kaçmasına yol açmaktadır.

Şunları gözönüne almalıyız:

2. Dünya Savaşı ertesinden başlayarak, yurdumuza emperyalizmi çağıran siyasal iktidarlar ve onların destekçisi  işbirlikçi sermaye sınıfı başsorumludur. Ağası, tüccarı, montajcı sanayicisi ve dinci-tarikatçısıyla, ulusumuzun ve emekçi, ulusal üretici, sivil ve asker aydınlarımızın, gençlerimizin tepesine binmiş, her türlü acımasızlığı yaşatmışlardır.

Yaşatmaktadırlar.

Bunun için birkaç darbe, çok sayıda kişisel ve kitlesel kırım yapmaktan kaçınmamışlardır.

Yurdumuzu emperyalist üsleriyle doldurmuşlar, topraklarımızı, binbir güçlükle yarattığımız kamu iktisadi teşekküllerini, kamusal eğitim ve sağlık alanlarımızı yerli-yabancı sermayeye, tarikat ve cemaatlere peşkeş çekmişlerdir.

Neredeyse tüm iletişim kurum ve kuruluşlarımız da aynı duruma sürüklenmiş, tarihimizin en ağır iletişim kuşatması gerçekleştirilmiş, ulus ve ülke sorunlarına ilişkin gerçek durum ve bilgilerin halkımıza ulaşması önlenmiştir.

Öte yandan, yüzlerce yıldır, sözde din adına sürdürülen, safsatalar, hurafeler ve yalan dolanla yaratılmış ağır bir kosullandırılmışlık küçümsenmemelidir.

Cumhuriyetin okul ve öğretmenleri, çağdaş eğitim, bilim, sanat ve kültür değerlerini, günün ortalama 4-5 saatlik sürede kazandırmak için yetersiz olanaklarla çırpınırken, günün geri kalan 19-20 saatlik bölümünde, çocuk ve gençlerimiz, mahalle, cami-cemaat-tarikat, işbirlikçi dernek, siyasal partilerin etki alanında yaşamakta, üstelik bunların denetim ve güdümündeki iletişim araçlarınca da beyinleri yıkanmaktadır…

Bu koşullarda, henüz tam olarak çağdaş cumhuriyet ve demokrasi kurumlarına evrilememiş okullarda verilen, henüz pekişip alışkanlığa dönüşmemiş nitelikler hızla silinmektedir.

Bu durumda, çağdaş meslek, sınıf ve siyasal örgütlerimizin oluşturulamamış olması, güçlükle oluşturulabilenlerin de korunamaması, geliştirilememesi, ayrıca ve temel bir sorunumuzdur.

Öyleyse, yakınma ya da suçluluk duygularıyla bunalmak yerine, bu sorunlarımızı ve çözümlerini, açıkça, korkusuzca ve tüm boyutlarıyla görüşüp tartışabileceğimiz, hak ve özgürlüklerimizi güvenceye alan laik, demokratik, sosyal hukuk devleti nitelikleriyle donanmış bir Cumhuriyet için birleşme, dayanışma ve mücadeleye katılıp katkıda bulunmalıyız…

Kendimize haksızlıktan da kaçınarak elbette…

Feyzi Coşkun
Ankara'da yaşıyor.

Bir cevap yazın