Ah Belinda

80’li yılların ortası 90’lı yılların sonuna doğru yaşamış olanlar video diye bir aleti bilirler. Kaset ve kaset çalar ya da müzik seti, gibi o dönemin teknolojik aletlerini bunlara ek olarak sayabilirim. 80’lerde herhalde birine Facebook, Instagram  gibi kavramaları deseydiniz ne cevap alırdınız bilemiyorum…

İşte o video izlemeli yıllarda eve getirilen her yeni filmin heyecanı ile geçerdi çocukluğum,  tek kanallı televizyonun olduğu yıllarda video lüks bir aletti ve kasetlerde büyük veya küçük kaset diye ayrılırdı. İşte o yıllarda tanımış olduğum aslında Türk Sinemasının usta isim ve yönetmenleri, Kadir İnanır seven amcam sayesinde olmuş dönemin bir çok filmini izlemiştim. Kulakların çınlasın amca.

Ömer Lütfi  Akad’ın Gelin, Düğün, Diyet üçlemesi ile netlik kazanan sinemamızda kadın imaj ve imgeleri temel atmış olsa da, Büyük usta  Atıf Yılmaz’ın kadın ve Türk Sineması üzerine yaptığı filmler sinemasının ayrı bir yer olduğu ve Türk Sinemasında feminist akımın  temsilcisi olduğunu  söylememiz için yeterlidir.  (Bazı görüşler kadını cinsel tema olarak kullandığı için eleştirirler onu  ama kadın sorununu sinemamızda onun kadar değinen yönetmen çok azdır).

Atıf Yılmaz sinematografisinde kadının çalışması meselesini sorguladığı ilk film 1979 yapımı Ne Olacak Şimdi filmidir. Film avukat olan karı kocanın kadınlık ve erkekliği sorgulamaları üzerine gelişen hikayesiyle dönemi içerisinde farklı bir anlatıma sahiptir. 1980’lerde başlayan kadın ve feminizm ile ilgili filmleri,  Mine (1982), Bir Yudum Sevgi (1984), Adı Vasfiye(1985), Dul Bir Kadın (1985), Aaahh Belinda(1986), Kadının Adı Yok (1987), Berdel (1990) örnek verilebilir. Gerçi bunlar bir çok feminist tarafından kızılmış olsa da;  yönetmenin kendi cümlelerini yazıp feminizm konusunu kapatıyorum (Bu arada sevgili feminist arkadaşlarımdan birini anmadan geçemiyorum aktivist dostum Aynur bu bölümü de sana ithaf ediyorum).

“Bugün Türkiye’de kadın sorunu benim için önemli bir sorun. Yani kadınların kişilik kazanması, toplumdaki yerlerini belirlemeye çalışmaları Türkiye’de kadın nedir,erkekle durumu, eşitliği, eşitsizliği falan beni ilgilendiriyor. Türkiye’de gerçekte kadın sorununun varlığına inanıyorum ve filmlerimde de bunu vermek istiyorum.”

Atıf Yılmaz

Burslu olarak uzaktan eğitimle okuduğumu  Medya İletişim Bölümü derslerinde öğrenecektim sinemada feminzm  ve kadın sorularınla ( Şu an meşhur olan senkron asenkron kavramalarını bundan 6 yıl önce Plato Meslek Yüksek  Okulu çoktan başlatmıştı. Uzaktan mezunlarından biri de benim. Uzaktan olmasına rağmen çok şey öğrendiğimde bir gerçek… Kenan Duman hocamı  unutmadan geçemiyorum. Adamı artık bırak derdi eşim çocuğu ağlıyor işine gücüne baksın tek kişilik benle senkron ders yapardı. Bu akşam derse gelecek misin diye telefon açar unuttuğum ödevleri de hatırlatırdı. Sevgili Hocama Selamlar yazının bu kısmı da ona ithaf edilmiştir. Ne çok ithaf edeceğim insan varmış).

İşte yukarıdaki yaşanmışlıklarımın ve bu filmlerin arasında benim izlediği ilk film videoda AH BELİNDA idi ( Belirtmeden geçemiyorum Türkiye’de kadın sorunu ve sinema deyince aklıma tek bir kadın oyuncu isim gelir MÜJDE AR kimse onun kadar cesur karakterleri oynamamıştır. Hanım efendiliğin ön plana çıktığı coğrafyada o hanım efendi olmayan kadınların neler yaşadığını anlatacak kadar cesurdur tıpkı şu dizeleri yazan  annesi Yağmuru kim döküyor? Ünzile kaç koyun ediyor? Dayaktan uslanalı. Hiçbir şey sormuyor   AYSEL GÜREL gibi… ) Biraz önce yani tam 30 yıl sonra filmi yeniden baştan sona izledim.  Film aslında benzer bir durumu yani CORONA GÜNLERİNİ bize dolayı bir yolla anlatıyor.

Filmin konusu şöyle:

Serap işini fazlasıyla ciddiye alan bir tiyatro oyuncusudur. Bir gün kendisine gelen bir reklam filmi teklifini kabul eder. Bu reklam filminin sonucunda Serap kimliğini kaybeder. Artık hayatına evli ve iki çocuk annesi Naciye olarak devam edecektir. Hayatının hareketli çarkları artık sıradanlığın tekdüzeliğine kapılıp gitmektedir. Çevresindeki insanları dahi tanımamaktadır. Tüm dünyasına karşı yabancılaşmıştır. Artık kendi bile gerçekten kim olduğunu bilmemekte ve hayal ile gerçek arasında sürüklenmektedir.

İşte hayat bize işimizi fazla ciddiye alan bizlere CORONA adlı kabul etmek istemediğimiz bir virüsün bizi öldürmemesi için evlere kapıyor. Filmin kahramanı serap birden Naciye oluyor özgür kadın gidiyor. Onun yerine evde çocukların annesi kaynanasının gelini ve kocasının karısı olan bir insan olması gerektiği fikri ile yaşaması gerektiği deniliyor ve o bunu kabul etmiyor akıl hastanesine kadar gidip akıl almayan işler yapıyor. İşte durumumuz Serap’tan pardon  Serap CORONA öncesi , o şimdi Naciye olmayı yani şuan CORONA ve getirdiği yeni yaşamı kabullenmekte zorlanıyoruz. O yüzden sokaklara atıyoruz yasağa rağmen, tanıdık bir yüz bulsak anlatsak derdimizi ama olmuyor.  Filmin önemli bir repliği çocukları uyutmaya çalışan Müjde AR’ın  (yani Naciye’nin gerçi kayınvalidesi söylüyor bunu çocuklara) meşhur ninnisi gerçi uyutmaktan çok korkutuyor ya çocukları 

evvel zaman içinde 
var imiş bir dunganga 
alırmış çocukları atarmış sepetine 
yaparmış hep dunganga dunganga dunganga…

Bu filmi izleyen bir çok insanın diline pelesenk olmuş bir söylem olarak karşımıza çıkıyor. Artık yoruluyor  filmin  baş karakteri Serap, ve Serap olmadığını her şeyin eskisi olmayacağını kabul ettiği Naciye kimliği ile barışıp alıştığı sırada, her şeyin bir film olduğu söyleyen yönetmenin sesiyle kestik tamam sözcüğünü duyduğu an oh beee diyor ( Filmin bir çok oyuncusu belki şu an aramızda yok ama iki isim Yılmaz Zafer ve kanser mücadelesi verip aramızdan ayrılan  küçük kız çocuğu karakteri Burçak ÇEREZCİOĞLU- Mavi Saçlı KIZ özellikle hatırlatmak istedim.)

Filimin kahramanı gibi eğer anı ve farklı bir değişim olan hayatımızda  durumu kabullenip aslında gerekeni yaparsak her şey düzelip eski halimize döneceğiz…

Ve diyeceğiz ki :

evvel zaman içinde 
var imiş bir CORONA
Öldürmüş  insanları Kapamış evlerine
KALMIŞ EVVEL ZAMAN İÇİNDE
GEÇMİŞ GİTMİŞ BİR GÜN
GÜZEL GÜNLER GELMİŞ YİNE

Hüseyin Mertol
Süleyman Demirel Üniversitesi'nde Yard. Doçent Doktor.

Bir cevap yazın