Müstehlik Değil, Müstahsil Olmalıyız!

Özgür Tutoğlu
5 dakika

“Siyasi bağımsızlık, ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılmalıdır.” – Mustafa Kemal Atatürk

Uzun zamandır “Madenlerin Var Ettiği Şehirler” başlıklı bir yazı yazmak istiyordum. Dünyada İsveç’in Kiruna’sı, Kanada’nın Sudbury’si veya Almanya’nın Ruhr Bölgesi gibi, Türkiye’de de Ergani, Zonguldak, Balya, Murgul ve Soma gibi madenlerin varlığıyla büyüyen, gelişen ve kentleşen şehirlerimizin hikâyelerini anlatmayı düşünüyordum.

Ancak iki gündür gururlanarak ve duygulanarak okuduğum bir kitap, beni başka bir yolculuğa çıkardı: “Uğurlu Dev Tesislerden Yükselen Şehirler.”

Üyesi olduğum Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) tarafından yayımlanan bu kitabın koordinasyon ve yayın kurulunu Dr. Ayşe Işık Ezer, Mahmut Kiper ve Nadir Avşaroğlu oluşturuyor.

Kitap, savaştan yeni çıkmış, yokluk içerisinde bir ülkenin nasıl ayağa kalktığını; genç Cumhuriyet’in yurtsever mühendislerinin, mimarlarının, işçilerinin ve yöneticilerinin binbir emekle kurduğu dev tesislerin kentleri nasıl var ettiğini anlatıyor.

Her satırında bir ülkenin yeniden doğuşuna, üretimle aydınlanmasına ve bağımsızlık mücadelesine tanıklık ediyorsunuz.

İzmir İktisat Kongresi’nin toplanması, Türkiye İş Bankası’nın kurulması ve kalkınma planlarının hazırlanmasıyla başlayan ekonomik bağımsızlık mücadelesi, yurtsever insanların öncülüğünde stratejik bir planlamayla hayata geçirildi.

Safranbolu yakınlarında, yalnızca on üç haneden oluşan yoksul Karabük köyü, demir-çelik fabrikasının orada kurulmasıyla nasıl büyük bir sanayi şehrine dönüştü?

“Cumhuriyet’in yönetici kadroları, Türkiye’de bir demir-çelik fabrikası kurmayı hedeflediklerinde öncelikle ülke genelinde maden arama faaliyetlerini başlattılar. Bir yandan da bu büyük yatırımın finansmanını sağlamak için kolları sıvadılar.”

Çünkü biliyorlardı ki sanayileşme, yalnızca bir fabrika kurmak değil; bir ülkenin geleceğini inşa etmekti.

Kitap, Çukobirlik kooperatifiyle zirveye çıkan, “Beyaz Altın”ın şehri Adana’nın hikâyesini de anlatıyor.

“Bereketli topraklar üzerinde” kurulan Milli Mensucat Fabrikası’nda “Bekçi Muhtaza’nın” görev yaptığı yıllardan, bugün Türkiye’nin en büyük sanayi şehirlerinden biri olan Adana’nın hikâyesi.

Amerika’daki Kuzey-Güney Savaşları’nın Adana’da pamuk üretimine nasıl etki ettiğini, tarımsal üretimin sanayiyi nasıl beslediğini ve sanayinin kentleşmeye nasıl katkı sunduğunu okuyorsunuz.

Cumhuriyet’le birlikte şekerle tanışan ülkemizin ilk şeker fabrikası Alpullu Şeker Fabrikası da bu büyük hikâyenin önemli bir parçası.

Fabrikanın ustabaşı, Trakyalı Emrullah Beydeli diyor ki:

“Gazi demiş, kalkınacak memleket. Kuruldu ya fabrika, mektepse mektep geldi, ziraatsa ziraatın hasını ürgendik. Para ise girdi köylünün cebine. Miskin otururduk kahvede sekiz ay. Olduk burada işçi. Değil öyle ırgat, rençber. Sanayi işçisi olduk be yav. Abi, elektrik gördük biz Alpullu’nun şeker fabrikasında. Elektrik ne? Işıktır ışık.”

İşte sanayileşme tam da budur!

İleri görüşlü yurtsever mühendis Mehmet Ali Kağıtçı’nın kâğıt fabrikası kurma hayaline engel olmaya çalışanlara rağmen, bu büyük fikirden vazgeçmedi.

Kamu eliyle gerçekleştirilemezse özel teşebbüsle yapılması için dönemin İş Bankası Genel Müdürü Celal Bayar’a anlatılan bu fikir, Bayar’ın desteğiyle Mustafa Kemal Atatürk’e ulaştı.

Böylece “SEKA”, yani Türkiye Selüloz ve Kâğıt Fabrikaları, yalnızca bir sanayi kuruluşu olarak değil, bir kenti ve bir ülkeyi nasıl aydınlığa çıkardığını anlatıyor.

Nazilli Basma Fabrikası’nı, Eskişehir Cer Atölyesi’ni, Sümerbank’ı, Tekel’i ve Paşabahçe’yi de anlatıyor bu kitap.

Her biri, genç Cumhuriyet’in kendi ayakları üzerinde durabilme iradesinin birer simgesi.

Ve her biri, bu ülkenin mühendislerinin, mimarlarının ve işçilerinin emeğiyle yükselen dev eserler.

Kısaca, genç Cumhuriyet’in yokluk içerisinde kurduğu, ülkenin kalkınmasına, kentleşmesine, refahına ve aydınlanmasına katkı sunan fabrikaların önemli bir bölümü, sonraki yıllarda haramzade iktidarların elinde sat sat bitirilemedi. Bir kısmı ise bilinçli politikalarla atıl duruma düşürüldü.

Bu ülkenin yurtsever bir mühendisi olarak kitabın her satırını hem duygulanarak hem de gururlanarak okudum. Sizlerin de bu ülkenin kalkınmasını isteyen, üretimin ve emeğin değerini bilen her bir ferdimizin okuması gerektiğine inanıyorum.

Hâlâ Google amcaya sormadıysan genç arkadaşım, sana söyleyeyim:

Müstehlik değil, müstahsil olmalıyız!

Müstehlik, yani tüketici değil; müstahsil, yani üretici olmalıyız.

Büyük Atatürk’ün “Siyasi bağımsızlık, ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılmalıdır.” sözünde vurguladığı gibi, ekonomik bağımsızlığımızı kazanmak ve korumak için tüketen değil, üreten bir ülke olmak zorundayız.

Bunun için yetişmiş yeteri kadar mühendis ve mimara sahibiz. Bilgimiz var, deneyimimiz var, insan kaynağımız var. Eksik olan, bu birikimi ülkenin kalkınması için seferber edecek kararlı ve kamucu bir anlayış.

Üretmek zorundayız.

Kendi madenimizi değerlendirmek, kendi sanayimizi geliştirmek, kendi teknolojimizi üretmek ve kendi geleceğimizi inşa etmek zorundayız.

Çünkü ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık eksik kalır.

Yaşasın Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği!

Yaşasın TMMOB örgütlülüğü!

Yaşasın emeğin, bilimin ve üretimin aydınlattığı Türkiye Cumhuriyeti!

Yorum yapılmamış

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir