Yazar Ahmet Yıldız: “Generallerin sonu Şah ve Somoza gibi olacak!”

Yazar ve yayın yönetmeni Ahmet Yıldız’la konuştuk…

Yazar ve Yayın Yönetmeni Ahmet Yıldız

 

-Karadeniz’in yetiştirdiği ender yazarlardan birisi olarak nerede doğdun sevgili Ahmet?

“Ender” derken sona kadar haklısın, Karadeniz’den ne yazık ki büyük yazar ve şair çıkmadı. Var elbet Naim Tirali öyküde, şair Yaşar Miraç… Ama Türkiye ortalamasına bakınca Gaziantep’ten bile bizden daha çok yazar şair yetişmiş… Dolaysıyla Karadeniz insanı Karadeniz doğası tam olarak hak ettiği biçimde edebiyat ve sanatımıza yansımadı. Resmi bunun dışında tutuyorum. Doğamızı insanımızı anlatan çok büyük ressamlarımız var.

Doğduğum yere gelince, Karadeniz sayılır mı bilmiyorum. Artvin ilginç bir kent. Bir yanı Karadeniz sahilinin en uç kesiminde iki ilçeye sahip. Bu yanıyla Karadeniz… Ben Borçka ile Artvin’in tam orta yerinde Gürcistan sınırı tarafında bir köyde doğmuşum. Yaylalarımız Gürcistan’la sınır. Borçka’da laz köyleri de var. Babamın kirvesi o köylerden birindendi. Çocukluğumda bizim eve ziyaretlerini anımsarım. Çünkü esas arkadaşı rahmetli dedemdi ve dedemi kan davası yüzünden düşmanlarımız ormanda yayla dönüşü yolunu gözleyerek balta ve nacaklarla saldırıp öldürdüler. (“Düşmanlarımız” çocukluğumdan beri silahla gezmemin yanında Asiye ninemin her gün bize öğrettiği bir deyimdi…) Babam yetim kalınca sanat okulunu bırakıp köyde bize bakmak zorunda kalmış…

 

Dedemin öldürüldüğü yer: Ormanla köyün bitişiği

Çok zor bir çocukluk geçirdim. Ama kitap okumaya nasıl alıştım bilmiyorum. Öğretmen olan amcam vasıtasıyla olabilir… İnekleri otlatırken en zeki olanı beni çok aldatmıştır, tam kitaba daldığımı anladığı anda mısır tarlasına girip taze mısırlardan hızla birkaç tanesini kapabildiği kadarını kapar başımı kaldırdığımda kitaptan hemen eski yerine otlağa dönerdi…  Edebiyatın, insanı gerçek dünyaya, dış dünyaya ne kadar kapalı kıldığını bana anlatmak istemişti belki de Sarıkız. Keşke uyarısını dinleseydim…

-Memnun değil misin edebiyatla uğraşmandan. Sevdiğin işi yapan nadir insanlardansın…

Edebiyat maddi karşılığı olmayan bir şey… Çok az şanslı yazar vardır karşılığını alan. Tiyatrocular bile alkış alır en azından. Yazar ise eve tek başına gömülüp ikinci bir kişiden rahatsız olan insandır. Sonuçta fasit bir dairenin içinde dünyanın en pahalı işini yapar, ömrünü harcar… Hele eleştirmensen. Paranla gider yazarın şairin kitabını alırsın, günlerce üzerine yazı yazma sancısı yaşarsın, günlerini verip iyi bir yazı çıkarırsın! İçinde yazarın ya da yayıncının ya da edebiyat bürokrasisinin beğenmediği bir şey varsa bunca emeğinin karşılığı değil alkış, nefret eden bakışlar, dışlanma, arkandan konuşma… Edebiyatın yarısı da dedikodudur…  Edebiyat “sektörü”nün içinde yaşaman zorlaşır…

-Bu kadar karamsar olmaman gerekir… Sonuçta yine yaptığın bırakmadığın bir iş… Nasıl bulaştın edebiyata…

Trabzonda Eğitim Fakültesinde aynı okulda okuduk seninle. Sen Tarih bölümündeydin ben edebiyat… Ben İzmir’den sırf edebiyat öğretmeni olmak için bir diğer fakülteyi bırakıp yatay geçişle gelmiştim…  Tabzon’da Kıyı dergisinde yayınlandı ilk hikâyem… 1983 yılıydı sanırım… Ahmet Selim Teymur odasında yoktu, daha da sevindim utanırım diye, masasına bırakıp kaçmıştım… Sonra öykümün orta yerde desenlerle yayınlandığını gördüm. Herkes de beğenmişti… O gün bu gündür hep büyük yazar olmayı istedim… Hâlâ da başaracağıma inanıyorum…

-Cezaevine düşmenden önce miydi?

Hayır… Okuldayken 12 Eylül darbesi oldu. Ben de bir grup arkadaşla “Generallerin sonu Şah ve Somoza gibi olacak!” başlıklı bildiriler basıp dağıttırdım… Gidenin gelmediği günlerde bu günler… Sonuçta her şeyi bırakıp polis bizim peşimize düştü. Üç yıl 12 Eylül’ün en korkulu dönemlerinde Trabzon Erzincan’da askeri cezaevinde yattım. Çıkınca okula kaldığım yerden devam ettim o zaman…

-Ne oldu cezan?

Evimde o bildirilerden üçten fazla bulunduğu için beş yıl hapis 10 yıl devlet memuriyetinden men. Yargıtay’da onana kadar okulu bitirdim işte. 1988’de de Ankara Ulucanlar ve Haymana cezaevlerinde cezamı tamamladım… Ulucanlar’a gittiğimde Yalçın Küçük’ün bir gün önce boşalttığı yatağı verdiler.

Şair Ahmet Erhan’ın cenazesinde

-İki kez hapishane…

Evet. 20-22 ve 28-29 yaşlarım hapislerde geçti… Ben tescilli bir aydınım yani. 12 Eylül faşizmine karşı yazı yazarak ve bunu dağıtarak karşı koymuş birisiyim. Sözde değil mahkeme kararıyla tescilli. Yedek subay maaşını aldığı halde beni askerde kantine verdiler sakıncalı olarak diye övünenler gibi değilim. Askerliğimi de 18.5 ay er olarak yapmak zorunda kaldım cezam Yargıtay’da kesinleştiği devlet memuru olamadığım için. Yani bir hayat gitti.. 32 yaşında yara bere içinde Ankara’ya askerden döndüm ama hayat akıp gitmişti. Ruhum da paramparçaydı… Her şey yabancıydı.. Hala uyum gösteremedim…

 

 

-Edebiyat?

İşte belki de o tutkuyla ayakta kaldım. Ankara’da Edebiyat ve Eleştiri dergisini kurdum. Edebiyat değişmişti, anlayışları değişmişti, yeni yazar ve şairler türemişti bu 12 yıllık arada. Ama daha önce 1987 Akademi Kitabevi öykü birincilik ödülü almıştım. Üçlü Kavşak adlı 12 Eylül darbesi öncesi, cezaevinde devrimciler ve sonrası devrimcilerin düştüğü boşluğu anlamsızlığı anlattığım öykülerim Cem yayınevince basılmıştı hemen bitmişti. Onat Kutlar’dan büyük övgü almıştım ki kendisi bir bombayla yok edildi.

-Evlenmeyi düşünmedin mi? 

On iki yıllık işkenceler, hapishaneler, izlenmeler, paramparça bir yaşam…  18.5 ay er olarak askerlik (ki 29 yaşında gittim 31 yaşında döndüm) insanda hayata bağlanmayı, bu toplumun bir parçası olmayı engelliyor… İyi bir tedavi sürecine ihtiyacımız varmış; işkence yaraları geçiyor ama insan ruhundaki yaralar çok daha vahimmiş… Ruhumdaki yabancılaşmayı durduramadım, engelleyemedim; hayata olumlu bakmak o kadar zormuş ki… Elbette yürek yangını başladı… Almanya’ya bizim KTÜ’den gitmiş bir arkadaşımla Barara isimli bir Alman kız da geldi. Aşık olduk birbirimize… Tüm Türkiye’yi gezdik. Çevremizdekilere göre destan gibi bir aşk. Ancak gençliğimizi elimizden almış devletimiz bunu da çok gördü bize. Almanya’ya gidemedim. Pasaport için başvurdum. Heyhat. Ruhi Su’ya tedavi amaçlı bile pasaport verilmediği yıllar. Korktuğum gibi vermediler. Trabzon emniyetinin yazdığı rapora göre “Yurt dışına gidersem orada da Türkiye aleyhine çalışmaya devam eder”mişim! Dosyamı İçişleri Bakanlığının karanlık koridorlarına ölmeye gönderdiler. Peşinden de beni. O sıcak aşkla gidebilseydim şimdi bunları konuşamıyor olacaktık, bambaşka bir hayatım olacaktı. Yıllar sonra mahkeme kararıyla alabildim pasaportumu. Çok geçti.

-Dergi çıkarma fikri nasıl doğdu…

Trabzon’da Karadeniz gazetesinin sanat sayfasını yönetmiştim. Kitabım çıkınca da İstanbul’da Edebiyat Dostları dergisinde “Ahmet Yıldız tanrıları anlatıyor” diye övgü dolu yazı çıkmıştı. Askerden dönünce o derginin kapanıp dağıldığını gördüm. Öğreneceğim çok şey vardı. Bir dergi çıkararak arayı kapatabileceğimi düşündüm ama dergi üzerime kaldı ve Karadeniz inadıyla 1993-2017 yılları arasında iki aylık olarak 100 sayı çıkardım.

-Kitap yayınlamadınız mı?

Dergicilik başlayınca kitap yayınlamayı bile unutuyor insan. Ama ilk kitabımda Onat Kutlarların temsil ettiği o “eski” edebiyat gitmiş hiç tanımadığımız benimsememiz zor bir edebiyat gelmişti. Bu yazarlar için Türkçeye özen kültürümüzün kaynaklarına eğilme isteği, Anadolu’ya ilgi yoktu… Kendinden menkul bunalımlar dertler filan… Elbette ben de adında “Eleştiri” olan dergi çıkarıyordum ve -doğduğum yeri ve ailemin nasıl sert şartlarda yaşadığını anımsarsan- kalemimin ne kadar sivri olduğunu da tahmin edebilirsin. Kitap yayınlamam zor oldu anlayacağın… . 1998’de Kadın ve Boğa (Çalıntı Yayınları), 2002’de Genç Kyros’un Yazgısı, (Everest Yayınları), 2014’de Nizamülmülk’ün Öldürülüşü (Kaynak Yayınları) öykü kitaplarım yayınlandı. 2004’te Kertenkeleler ve Edebiyat (Papirüs Yayınları), 2014’de Büyük Yapıtlar Küçük Yapıtlar (Kaynak Yayınları) yayınlandı. Edebiyat yıllığı çıkardım…

 

 

 

-Ankara’dan İstanbul’a gitmeyi düşünmedin mi?

Dergiyi İstanbul’da çıkarsaydım çok daha farklı olurdu elbet. Taşınmayı da düşündüm. Ama birden İstanbul’a gidince % 25 kafadan defolanacağımı düşündüm inan. Vazgeçtim. Ankara, biz taşradan gelenler için hep kutsal bir yer oldu. Karadeniz’in ücra bir ilinden her gün Ankara’ya kalkan otobüsleri düşleriyle uğurlayan bir ortaokul öğrencisi olarak bir gün orada yaşamaya yazgılı olacağımı nereden bilebilirdim?

 

 

 

Her kentin ideolojik bir yansıması vardır. Ankara bir Cumhuriyet, bir başkaldırı, bir sadelik, üretken bir aydınlık olarak çocuk belleğimize kazındı. Oysa Gazi Lisesi’ne başladığım ilk yıl, Karşıyaka/Yahyalar dolmuş durağına ilerlerken, Stad Oteli’nin önünde dönerdir diye yediğim eti birden kokmuş diye ağzımdan püskürtmemden yıllar sonra, bunun normal et değil de bir kokoreç olduğunu ancak anlayabilecektim. Tıpkı, musluk sularının klorlu olduğu için koktuğunu, şişe suyunu ağzıma dikip gömleğimin yakalarına akıtmadan içmeyi başarabildiğimde anlayabildiğim gibi. İngilizce öğretmenimizin eteklerini yellendirerek her sınıfa girdiğinde daha kürsüye oturmadan, başını bile kaldırmadan, “Ahmet oğlum, duvara sırtını yaslama, düzgün otur” demesiyle de Cumhuriyet’in hiç de bizi şımartmaya niyeti olmadığını anladım. Daha 17 yaşında bu kentte ruhumun ve bedenimin korumasız olduğu gerçeğini bana kavrattı.  Cumhuriyet’i, “Hanyayı/Konyayı” ben Ankara’da öğrendim. Aradan yıllar geçti. Ulus kendini Kızılay’a teslim etti, Kızılay ise Çankaya’ya. Şimdi kent, bütün ruhunu çevresine, abuk subuk yerlerine serpiştirilen büyük alışveriş merkezlerine teslim edilmeye zorlanıyor. Yine de Ulus’a her gittiğimde daha Sıhhiye’den başlayan binalar: “Dil-Tarih” binası, “Kız Sanat”, Radyoevi, Opera Binası, İller Bankası, Zirat Bankası, Merkez Bankası binaları, İş Bankası, Sümerbank, Eski Meclis, kenti kendine doğru çekiyor.

– 1. Yeni, 2. Yeni şiir akımı da Ankara’da başladı değil mi?

Bir zamanlar en önemli yazar ve şairler -bugün olduğu gibi- Ankara’da yaşadı. Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Adnan Binyazar, Fakir Baykurt, Ceyhun Atuf Kansu, Cahit Külebi gibi.

Doğma büyüme İstanbullu olan Salah Birsel bile uzun süre Ankara’da yaşamıştı. Edip Cansever her hafta sonu gelirdi ve bu piknikte iki gün iki gece otururlardı Turgut Uyar’larla demişti. Yani İstanbul’dan Ankara’ya gelinirdi edebiyat ve şiir üzerine konuşmak için. Şimdi “medya” kavramı çıktı çıkalı herkes İstanbul’da bir “plaza” buluyor ve gidiyor.

-Ankara da aslında yayıncılığın en ciddi yerlerinden biri değil mi?

Ankara’ya özelliğini veren önemli yazar ve şairler, kültür adamları yaşıyor hâlâ. Önemli yayınevleri ve kitapçılar burada. Marx’ın, Engels’in, Lenin’in bütün kitapları Ankara’da açtı gözünü Türkçe’ye. Sol Yayınları, Onur Yayınları burada. İmge, Dost, Bilgi yayınevi Ankara’nın ruhuna yakışır bir ciddiyetteler. En önemli edebiyat dergileri Folklor ve Edebiyat, Patika, Kum, Littera gibi dergiler Ankara’da yayınlanıyor. Muzaffer İlhan Erdost, Yalçın Küçük, Ayla Kutlu, Erendiz Atasü, Hasan Ali Toptaş, Cemil Kavukçu, Hüseyin Atabaş, Ahmet Özer, Atilla Şenkon, Metin Turan, Kurtuluş Kayalı, Remzi İnanç gibi adını şimdi sayamadığım onlarca yazar ve şair dostum bu kentte soluk alıyor ve yazıyor.

“Eğer hapishanesine uğramamışsanız, o kentli sayılmazsınız daha” diye bir tümce vardır. Ulucanlar Cezaevi’ni tanıdım bu kentin ben; dördüncü koğuşun misafiri oldum. Emniyet müdürlüğünde hırsızlar ve eşcinsellerle birlikte bitlendim. İlk öykümü ve tüm öykülerimi/yazılarımı bu kentte yazdım. Turgut Uyar’ın 15 yıldır yaşadığı sokakta çıkardım ben Edebiyat ve Eleştiri dergisini…

-Halk TV’de edebiyat programı yapmaya devam etmediniz… İlgiyle izliyorduk…

Bir gün Nezihe Meriç’i kaybettiğimiz gündü, televizyonlarda tek bir ölüm haberi çıkmadığını gördüm. Dergiyi de kapatmıştım. Kendi halimde bir edebiyat programını ancak Halk TV’de yapabilirim diye kapılarını çaldım. 1999’un son aylarıydı. Sağ olsunlar  70 hafta aralıksız program yaptım, Alaattin Bilgi, Ahmet Say, Tevfik çavdar gibi önemli insanları kayda geçirdim.

-Şimdi ne yapıyorsun? Planların nedir?

En az iki kitaplık eleştiri yazılarım bekliyor. www.gercekedebiyat.com adlı site kurdum. Beş yıldır onu yönetiyorum. Türkiye’nin en iyi edebiyat kültür sitelerindendir. Alçaklık Öyküleri adlı öykü kitabım bir iki ay içinde yayınlanacak. Halikarnas balıkçısı’nın biyografik romanını bitirdim sayılır. Kadın Cinayetleri adlı öykü kitabım da tezgahta… Yazmaktan başka yapabileceğim bir şey yok hayatta, yapmak istediğim bir şey de yok…

-Teşekkür ederiz zaman ayırdığınız için…

Ben teşekkür ederim, başarılar dilerim…

Cevap Yaz

Bir Yorum Yapın

X