Sosyal ve Kültürel İktidar Sıkıntısı

Cumhurbaşkanı; öğrenci yurtlarında yaşanan rezaletler ile ün yapmış bir vakfın genel kurulunda yaptığı konuşmada, 14 yıldır iktidarda olmalarına rağmen sosyal ve kültürel iktidarları konusunda sıkıntıları olduğunu söylemektedir.

Nedir bu sosyal ve kültürel iktidar, bu cümleden neyi anlamalıyız? Aslında kolayca anlaşılabilen ve yorumlanabilecek bu sözlerin en açık izahı; Sosyal ve kültür alanında yapılmak istenilen karşı devrimlerin uygulanmasında mevcut iktidar istediği hedeflere halen ulaşamamıştır. Önümüzdeki süreçte buna yönelik pek çok uygulama ile karşılaşacağımız gerçeğidir.

Sosyal ve kültürel alana egemen olmayı amaçlayan mevcut iktidar; ‘’hem laik hem Müslüman olunmaz’’ açısıyla toplumu dini esaslara göre yeniden tasarım çabasını saklamamaktadır. Bu konuya alt satırlarda uzun uzun yer vereceğim. Ama sosyal iktidardan/devrimden kast edilen ikinci bir anlam da vardır ki bu ilki kadar açık değildir. İşte bu açık olmayan niyet yerel yönetimlerin güçlendirilmesi görüntüsü altında adı konmamış eyalet sistemine geçmek ve devletimizin üniter yapısını değiştirmektir.

Bu bir komplo teorisi değil bir tespittir ve kamuoyu ile paylaşılmış iktidarın açık beyanlarının ışığında yapılmaktadır. Örneğin; Anayasa referandumu öncesi Cumhurbaşkanının yerel yönetimlerden sorumlu başdanışmanı Şükrü Karatepe, bu niyeti Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yayın organı olan Şehir Araştırmaları Dergisi’nde yayınlanan “Başkanlık Sisteminde Şehir Yönetimi” başlıklı makalesinde dile getirilmiştir. İktidar veya cumhurbaşkanı tarafından yapılmış herhangi bir güçlü reddediş de duyulmamıştır.

Bu ortaya yeni konmuş bir hedef veya arzu da değildir. Hatırlarsak Cumhurbaşkanı partisinin 9 Nisan 2005’te Ankara’da düzenlediği il başkanları toplantısında, “devletin ağır yapısıyla bir yük” durumuna geldiğini ileri sürerek Cumhuriyeti hedef almış ve“merkeziyetçi devlet işleyişinin değiştirileceğini” söylemişti. “Ankara, bugüne kadar olduğu gibi artık Türkiye’nin düğümlendiği yer olmayacaktır” demişti. Benzer bir açıklamayı Abdullah Gül, 17 Kasım 2005’te yapmış ve şöyle demişti “bizim amacımız ne olursa olsun AB değildir. Bizim esas amacımız Türkiye’yi değiştirmektir, Türkiye’yi transformasyona (dönüştürme) uğratmaktır. AB bunun için bir vesiledir”

Özellikle açılım sürecinde bölücü başı ile varılan mutabakatları sessiz bir devrim sayan ve cumhuriyetle hesaplaşma olarak gören zamanın başbakan danışmanı Beşir Atalay, yapılmak istenilen sosyal devrimin müjdesini kamuoyu ile paylaşıyordu.

7 Haziran genel seçimlerinin ortaya koyduğu tablo nedeni ile buzdolabına kaldırılan açılım sürecinin (veya o zaman ki diğer adı ile kardeşlik projesinin) yapılan şaibeli referandum sonucunda eli rahatlayan cumhurbaşkanı tarafından, tekrar dolaptan çıkarılma zamanın geldiği anlaşılmaktadır.

Cumhurbaşkanının sözlerinin ikinci ve en yalın açıklaması mealen şöyledir; ’’14 yıldır iktidarız ama sosyal yaşamı istediğimiz gibi şekillendirmekte ve din referanslı kültürü egemen kılmakta sıkıntı yaşıyoruz. Kutlu davamızı yani karşı devrimi tamamlamak için şunun şurasında 2023’e ne kaldı?’’

Kısacası sosyal ve kültürel alanda iktidar olmak için Ulu önder Atatürk’ün şu sözünde belirttiği devrimleri değiştirmek ve yeniden yapmaları gerekmektedir.

‘’Kültürel ve sosyal alanda başardığımız işler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal çehresini, kesin çizgileriyle ortaya çıkarmıştır. Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili, güzel, bilimsel müzik ve teknik kurumlarıyla kadını erkeği her hakta eşit, modern Türk toplumu bu son yılların eseridir. Türk ulusu, ancak varlığını derin ve sağlam kültür sınırları ile çevreledikten sonradır ki, onun yüksek gücü ve erdemi, uluslar arasında tanınır.

14 yıl boyunca mevcut iktidar sosyal ve kültürel iktidar/devrim için pek çok uygulamayı, kaynatılan kurbağa deneyinde olduğu gibi yavaş yavaş, alıştıra alıştıra denedi ve denemektedir. Sosyal ve kültürel yapıyı değiştirmek üzere, sosyal hayatlarımıza ve devrim ilkelerine yapılan müdahalelerden işte size birkaç örnek vermek istiyorum:

Atatürk şehri olan Samsun’da, 2004 yılında, sahilde el ele dolaşan çiftlere zabıtalar müdahale etmiş ve zabıta ahlak polisliğine soyunmuştur.

Türk Hava Yollarında çalışan Hosteslere kırmızı ruj kullanma ve saçlarını üstte toplamaya yasağı getirilmiştir.

Zamanın makbul şimdinin menkub bakanı Hüseyin Çelik, katıldığı bir TV programında, kıyafetini kendince uygun bulmadığı kadın sunucunun işine son verdirmiştir.

Bülent Arınç’ın sorumluluğunda olan hava meydanlarında, reklam panolarında bulunan ve reklam ücreti ödenmiş ünlü bir firmaya ait mayo reklamları, hacı adaylarını rahatsız edeceği düşünülerek yırtılmış, yerine türbanlı resimler bulunan başka reklamlar asılmıştır. Yine Türk Hava Yoları uçaklarında muhalif hiçbir gazetenin dağıtımına izin verilmemiştir.

Kütahya Belediyesi ve Pamukkale belediyeleri tarafından dağıtılan, ‘Evlilik ve Aile Hayatı’- ‘Evlilik ve Mahremiyetleri’ adlı kitaplar, yeni evli her çifte hediye olarak verilmişti. (Bu kitaplarda; “Çocuklar güneye doğru sıcak iklimlerde 10-12 yaşlarında evlendirilebilir”, “Bale şeytan ocağı, tiyatro şeytan yuvası”, “El sıkışıp tokalaşmak zinaya giden yoldur”, “Kadınlar spor sahaları ve parklara gitmemelidir” gibi ifadelerin kullanılmaktaydı).

Şort giyindiği için tekme atılan, spor yaptığı için yumruklanan kadınlar bu 14 yıl içinde normal adli olaylar haline gelmiş, kadın cinayetleri rekor kırmıştır.

Trabzon’un Of İlçesi’nde AKP’li Belediye Başkan Vekili Halil Alireisoğlu, afet ve acil durumlarla ilgili eğitim veren müftülük çalışanı Ayşe Yılmaz’ın konuşmasına, ‘Sen kimsin de bize vaaz veriyorsun? Bu kadın nereden çıktı? Bu ne iş. Erkekler kadınlardan vaiz mi alırmış? Bizim kadınlardan alacağımız eğitime ihtiyacımız yok”” diye bağırmış ve mikrofonu kapattırmıştır.

Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, “Anneler, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları gerekir. Merkeze iyi nesiller yetiştirmeye almalılar” diye konuşmuştur. Kadınların hamile iken sokağa çıkmasından, kahkaha atmasına, kaç çocuk yapacağından, nasıl doğum yapacağına kadar, her alanda müdahale şartları oluşturulmuş, kadını ikinci sınıfa oturtan bir dil egemen olmuştur. Bu dile ait örnekler yazmakla bitmez.

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, kürtajın yasaklanmasıyla ilgili tartışmalar sırasında, tecavüz sonucu gebeliklerde kürtaj konusu tartışılırken, “Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor. Anası kendisini öldürsün” diyebilmiştir.

Operaların bütçeleri ve etkinlikleri kısılmış, çalışamaz hale getirilmiştir.

TBMM dâhil pek çok alandan, Atatürk portreleri sökülmüş, meclis çatısı altında padişah anmaları yapılmıştır.

Bazı belediyeler, Atatürk büstlerini çeşitli nedenlerle sökerek yerinden kaldırılmıştır. Okullardan sökülen büstler nedense sökülme gerekçeleri giderilmesine rağmen tekrar yerine konulmamıştır.(örneğin Samsun İlahiyat fakültesi gibi),

Vezir Parmağı isimli sinema filmi, sözde ecdadı küçük düşürdüğü için pek çok AKP’ li belediyece yasaklanmıştır. Yine pek çok filmin gösterimi çeşitli nedenlerle engellenmiştir.

Sanat eserlerine, heykellere, fotoğraf ve resim sergilerine, cumhuriyet tarihinde görülmeyen sıklıkta saldırılar yapılmıştır. Özellikle televizyonlarda, yüzyıllar önce yapılmış sanat eserleri bile mozaiklenerek sansürlenmektedir.

İnternete ve bazı sosyal paylaşım sitelerine erişim iktidar eli ile yasaklanmış, bilgi ve haber alma özgürlükleri engellenmiştir.

Harran Üniversitesinde taciz ve saldırıları önleme bahanesi ile kadınlara mahsus otobüsler tahsis edilmiş, adı konmamış bir haremlik-selamlık uygulaması başlatılmıştır.

Antalya Gazi lisesinde önce kızların okula eteklik giyinerek gelmesi yasaklanmış, devamında Isparta Melih Doğan Anadolu lisesinde kız ve erkek öğrencilerin ayrı saatlerde yemek yemeleri sağlanmış, bu yetmemiş öğrenciler arasına paravan konulmuştur. Bu arada Trabzon’da bir okulda kız ve erkek öğrencilerin, aynı merdivenleri kullanmaması yasak konulmasına kadar işler götürülmüştür.

Yetkili, yandaş eğitim sendikası, kız ve erkek öğrencilerin ayrı sınıflarda eğitim görmesini eğitim şurasında teklif etmiştir.

Namaz saatlerini, Suudi Arabistan’a göre ayarlamak için kış saati uygulamasına geçilmemiş, öğrenciler karanlıkta okula gitmek zorunda kalmıştır.

Ulusal bayramların içi boşaltılmış, Atatürksüz, Türksüz bayram kutlamaları ile milli değerler ret edilmeye çalışılmıştır.

Sanatının içine tüküren, heykellere ucube diyen bir anlayış topluma hâkim kılınmaya çalışılmaktadır. Sanat eserleri ahlak gerekçesi ile pek çok yerde kırılmış, yırtılmış, sansürlenmiştir.

Dostlar Tiyatrosu, Altıdan sonra Tiyatro, Destar Tiyatro, Bulut Tiyatro, Ferhan Şensoy’un Ortaoyuncuları’nda aralarında bulunduğu özel tiyatroların ödenekleri kesilmiştir.

Fazıl Say başta olmak üzere muhalif pek çok sanatçı, kara listeye alınarak televizyon ve sahnelerden uzaklaştırılmıştır.

Marketlerde ve bakkallarda gece 22.00 ile sabah 06.00 arasında içki satılması, film ve dizilerde içkiye özendirici görüntüler yayınlanması, İçki firmalarının festival, konser gibi organizasyonlara destekleyici olması yasaklanmıştır.

En ufak hak arama mücadelesi polis tekmeleri altında ezilmekte, ilerici gazeteciler, akademisyenler, çalışanlar açlığa mahkûm edilmektedir.

Yukarıda birkaç örneğini verdiğim bu olaylar ve sözler, asla münferit örnekler olmayıp, kültürel ve sosyal iktidardan hükümetin ne anladığını gösteren somut olaylardır.

14 yıldır bu amaca ulaşılamadı ise bunun tek nedeni çağdaş değerlerden, laik dünya görüşünden, tam bağımsızlık ve ulusal egemenlikten vazgeçmeyen, kadını ikinci sınıf görmeyen, her türlü siyasi görüşten Türk halkının Cumhuriyete bağlılığıdır. Bu bağlılık yetersiz muhalefete ve örgütsüzlüğe rağmen, en büyük güç olan HALK’ in özgürlük iradesi ile birleşerek güçlü bir direnç oluşturmuştur.

İktidar olmanın nimetlerini yıllardır hukuku çiğneyerek kullanan iktidar, sosyal ve kültürel alana hâkim olabilmek için tüm devlet kadrolarını taraftarları ile doldurmuştur. Yakın zamanda bu kadrolaşmanın büyük bir hızla devam edeceğini cumhurbaşkanının aynı konuşmasının devamından anlıyoruz;’’ Medyadan sinemaya, bilim teknolojiden hukuka kadar pek çok alanda hala en etkin yerlerde ülkesine ve milletine yabancı zihniyetteki kişilerin, ekiplerin, hiziplerin bulunduğunu biliyorum. Açıkça söylemek gerekirse bu durumdan da büyük üzüntü duyuyorum. ”

15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL nedeniyle çıkarılan KHK’ lere ve tasfiyelere Cumhurbaşkanının bu sözleri üzerinden bakılmalıdır. Anlaşılmalıdır ki amaç sadece FETÖ ile mücadele değil, taraf olmayanların bertaraf edilmesi, yeni toplum tasarımı önündeki engellerin bir bir ortadan kaldırılmasıdır. Muhaliflerin hatta muhalif olmayanların bile tasfiyesi aracına dönüştürülen KHK’ler ile sürdürülen cadı avında, en fazla adalete olan güven ve hukuk devleti zarar görmüştür. Görülen o ki Stalin usulü ve benzeri tasfiye hızla devam edecektir.

FETÖ ile aynı yoldan giden, aynı yağmurda ıslananlar şimdi diğer tarikat ve cemaatleri saray sofrasının ve devlet kurumlarının başköşesine yerleştirmektedir. Amaç ve niyet birdir. Bu da BOP’ ne uygun ‘ılımlı İslam modelinde’ yeni bir Türkiye yaratmak, Türkiye’yi dönüştürmektir.

Buna izin verecek miyiz yada ne yapacağız? Herkes şapkayı önüne koyup düşünsün… Cumhuriyetçiyim, demokratım diyenler artık koltuk sevdasından vazgeçip, vatan millet sevdasına değil, telaşına düşmelidirler…

Saygı ve sevgi ile…

Cevap Yaz

Bir Yorum Yapın

X