Mutluluk

1970lerin Türkiye’sinden 2018lerin Türkiye sine yolculuk yapmak geldi içimden. Çocukluğum, gençliğim, orta yaş halim… Düşündüm durdum…

Zaman herkeste olduğu gibi benim içimde aynıydı… Su gibi akıp gitmiş, gitmeye de devam ediyordu. İlerleyen yaşıma rağmen sağlığım sıhhatim şimdilik yerinde olduğundan mutluydum ya da öyle hissetmek istiyordum ama bir burukluk vardı hep içimde.

Eksik olan neydi ki tam olarak, doya doya mutlu olamıyordum… Başladım baştan tekrar düşünmeye..Eksik olanı, mutlu olmamı engelleyen yaşanmışlıkları veya yaşanamamışlıkları bulmaya çalıştım..

Miktarı ne olursa olsun yolda yerde duran parayı almama kızan, bir kabahat işlediğimde doğruları söylememi, yalan konuşmamamı sıkı sıkı tembih eden, hatalı dahi olsam doğru söylediğim için kızmayan, karşısına alıp nasihat eden, ders çalışıp büyük adam olmamı isteyen ancak geleceğim makamlara güvenerek veya makamın verdiği güçle adaletten, ahlaktan uzaklaşmamamı söyleyen sonra da başı okşayıp kendi işine koyulan, her gün gazete alan ve satır satır okuyan, anlayabileceklerimizi bizimle paylaşan, ilerlemiş yaşına rağmen hala yabancı dilde araştırmalar yapmaya çalışan, okul dönüşü derslerimi soran, anlamadığım konuları öğretmek için saatlerce benimle ders çalışan, ödev yapan, okumam için bana kitaplar hediye eden, okuduğum kitaplar bittiğinde bıkıp usanmadan saatlerce kitap özetini benden dinleyen, yorumlar yapan, televizyonun her açılışında ve kapanışında beni de yanına alıp televizyon karşısında esas duruşa geçen ve yüksek sesle, gururla istiklal marşımızı söyleyen, banada söyleten, hiçbir zaman sesini yükseltmeyen, yanlış yaptığımızda sadece kaşlarını çatan ve yapmamamız gerekenleri bize güzelce anlatan ve çok erken yaşta beni benle bırakıp hayata veda eden BABAM vardı…

Birden, babamla kısa sürelide olsa yaşadıklarım geldi. Bunlar beni mutlu etmişti. Ama hala içimde anlam veremediğim bir burukluk vardı.

Tekrar düşünmeye başladım ve yaşadıklarım, bugün hala yaşamakta olduklarımı aklıma gelince içimi bir sıkıntı kapladığını fark ettim. Evet benim mutluluğumu buruk bir mutluluğa dönüştüren çocukluğum, çocukken yaşadıklarım değildi, bugün yaşadıklarım, yaşamak zorunda kaldıklarımdı.

Bundan yaklaşık elli sene öncesine göre teknolojik imkanlar, sahip olduklarım babamın hayal dahi edemeyeceği kadar çok ve maddi olarak değerliydi ama garip bir şekilde eski günleri özler durumdaydım.
Garip olan bir şey yoktu aslında, düşündükçe farkına varıyor insan.

Benim arayıp da şimdilerde bulmakta zorlandığım veya çok az insanda bulabildiğim samimiyet, doğruluk, muhabbet.

Evet evet az bulabildiğim ya da hiç bulamadığım ihtiyaçlarım para ile maddiyat ile alakalı değildi. Parayla sahip olunamayacak, satın alınamayacak hissiyatlar, beklentiler, arayışlardı ve bu arayışlar beni yorgun düşürüyor, mutluluğumum buruk kalmasına neden oluyordu.

Peki; insanlar neden bu hale gelmişti ve benimle birlikte pek çok insanı, aslında kendini ve toplumu mutsuz ediyordu. Eskiden bir lokma ekmeğe şükreden, yamaklıklıda olsa giyinebildiği bir pantolonu, çorabı olan insanlar mutlu olurken şimdi neden her konuda doyumsuz hale gelmiş ve mutsuzluğu tercih etmiş, etrafındakileri ve ister istemez beni de mutsuz eder hale gelmişti. Bu nasıl bir tercihti, insan mutsuz olacağı bir tercihte neden bulunsun ki…

Zaman geçip düşüncelerde kayboldukça anlamaya başladım. İnsan aklından yoksun olmaya başladıkça, insan toplumdan uzaklaşıp, ben merkezli olmaya başladıkça sanırım sağlıklı düşünmekten, hayatı sorgulamaktan, hayattan uzaklaşıyor ve sen ona ulaşmaya çalıştıkça daha da uzaklaşıyor ki bu senin mutluluğunu buruk hale getiriyor. Çünkü insanım, yaşadığım bir toplum var ve o toplum içindekilerle iletişim kurmak, arkadaş olmak istiyorsun ama onlar durmadan ve her geçen gün senden uzaklaşıyor ve yalnızlık hissi veya yalnız kalma endişesi, konuşamamak, söylediklerinin anlaşılamaması, konuşulanları anlamaman, anlayamaman, beklentin ve senden beklentiler arasındaki uçurum seni mutsuz ediyor.

Ben de bir babayım ve acaba babam kadar evlatlarıma yakın olabildim mi diye kendimi sorguluyorum. Birebir olmasa da elimden geleni yaptığım inancındayım ama etrafıma bakınca fark ediyorum ki toplumun temeli aile, ailenin direği babalar ortalıkta yoklar, yok olmuşlar farkında değiller…

Herkes için geçerli değil elbette ama toplumda üzülerek gözlemlediğim azımsanamayacak oranda çok olan baba figürleri pek hoş değil…

Sabah işe giden, akşam eve gelen ve işyerinde hiçbir şey yapmasa da çok yorgun olduğunu söyleyen ve bunun karşılığı ev halkından sonsuz, sınırsız saygı ve hizmet bekleyen, eve getirdiği parayla doğru orantılı olmasa da güzel yemekler hayal eden, yemeğin üstüne tavşan kanı çay içen ve sonra sabahtan beri görmediği, göremediği mahalle arkadaşlarıyla kahvede saatlerce okey, kağıt oynayan dedikodunun belini kıran, yaklaşık on bir gibi gece evine gelen ve çok yorgun olduğunu söyleyip uykuya geçen babalar… Hesaplıyorum günün 24 saatinin sadece maksimum dört saatini ailesine, çocuklarına, eşine ve diğer sevdiklerine ayıran, sürekli çalışmak zorunda olan ve kahvehane dışında yine sürekli yorgun olan bir babanın ve bu babaya katlanmak zorunda kalan aile bireylerinin oluşturduğu, birlikte yaşamak zorunda olduğum bir toplum…

Hal böyle olunca, bunlarda düzelme olacağına dair inançlar azalınca, insan mutsuz olmaya, buruk mutluluklar yaşama mecbur kalıyor sanırım ve ben bu duruma üzülüyorum hem de çok… Kendimden çok gelecek nesiller için, çocuklarım için, geleceğin sahipleri çocuklarımız için…

Sadece babalar mı? Tabii ki değil, eşler, çocuklar da bundan nasiplenmiş olarak hayatlarına devam ediyorlar. Hep bir arayış içinde, hep kolay yoldan bol para, hep birilerinin onlara armağan edeceklerini sandıkları huzurun ve mutluluğun peşinde geçen, günler, beyhude yaşamlar…

Topluma rol model olması gereken okumuşları, zenginleri, mevki, makam sahiplerini ve bu insanların yaşantılarını, topluma kazandırdıkları olumsuzlukları düşünmek, anlatmak dahi istemiyorum.
İnsanlar kendileri isterlerse her şeyi değiştirebilir, mutlu olmayı tercih edebilir ve tercihlerine göre davranışlarını düzenleyebilir, mutlu hayatlar yaşayabilirler. Öncelikle yapmaları gereken; yaratanın verdiği aklı iyi yönde kullanmak, yol gösterici olsun diye gönderdiği kutsal kitap başta olmak üzer bol bol kitap okumak ve başta aileleri olmak üzere maddi değeri ne olursa olsun tüm sahip olduklarının kıymetini bilmek. Başkalarını eleştirmeden önce aynaya bakabilmek, öz eleştiri yapabilmek faziletini gösterebilmek, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olamayacaklarını bilmek.

Son olarak; eskiye, eski yaşanmışlıkları ve maalesef unutulan değerlerimizi hatırlatmak isterim.
Zimem Defteri ; ramazan günlerinde zenginler bakkal, manav gibi dükkânlara giderdi ve veresiyelerin yazıldığı zimem defterini çıkarmalarını isterdi. Defterden rastgele bir sayfa koparılır ve “Silin borçlarını, Allah kabul etsin” derlerdi.

Tanrı Misafiri; kültürümüzün değerli Tanrı misafiri’ kavramında karnı aç olanlara kapımızı açarız. Özellikle Ramazan’da maddi durumu iyi olanların iftar vakti evlerinin kapısını açık bıraktığı ve açların çekinmeden girip sofraya oturdukları bilinir.

Kapı Tokmağı; Osmanlı’da kapılarda iki adet tokmak vardı. Erkek misafirler kalın, kadınlar ise ince ses çıkaran tokmağı kullanırlardı. Böylelikle ev halkı da kapıdaki misafir hakkında bilgi sahibi olur, ona göre karşılarlardı.

Zamane Kadınlarını Kıskandıran Hediye; eskiden erkeklerin kadınlara almak için en çok tercih ettiği hediye aynaydı. Çünkü ayna hediye etmek, kibar bir şekilde “Sana senden daha güzel verilebilecek bir hediye yok” demekti.

Gönül Zenginliğinin Emaresi; sadaka taşları, genelde cami ve türbelerin köşelerinde bulunurdu. Zenginler gösterişten çekindiği için sadakaları bu taşlara koyar, fakir de gece gelip ihtiyacı kadar olanını alırdı.

Türk Kahvesindeki Gizli Mesaj; eve bir misafir geldiğinde kahvenin yanında bir bardak su ikram edilirdi. Misafir eğer aç ise suyu, tok ise kahveyi içerdi. Ev sahibi böylece misafirin aç olup olmadığını hemen anlar ve sofra kurardı.

Keşke o günler geri gelse dediğinizi duyar gibiyim, en azından ben diyorum.

Mutluluğun anahtarı kendi elimizde yeter ki anahtarı; güzelliklere, mutluluklara giden yola açılan doğru kapının deliğine takalım, bunun için ihtiyacımız olan doğruluk, dürüstlük, sadakat, saygı ve sevgi için çalışan akıl….

Bir cevap yazın