Asıl “Kumpas” Türkiye Cumhuriyeti’ne!

“Kumpas” aslında, bir teknik ölçüm aracı, pergel olarak bilinir.

“Kumpas kurmak” ise bir deyim. Türk Dil Kurumu sözlüğü, “Gizli bir iş, hile, düzen hazırlamak.” olarak tanımlıyor bu deyimi.

Sizin de dikkatinizden kaçmıyordur sanırım. Ergenekon ve Balyoz davalarıyla Türkiye’nin gündemine giren “kumpas”kavramı bu günlerde, sıkça yinelenir oldu.

Gerçek olmayan/uyduruk kanıtlar, sözde gizli tanıklar, yasa dışı dinlemelerle, olmayan bir sözde suçu, kişi ya da topluluklara yükleyerek, onları suçlu konumuna düşürüp göz altına almak, tutuklamak, sözde yargılamak, cezalandırıp hapse tıkmak “kumpas”ın en açık ve acı verici örneği olarak yaşandı, yaşanmakta…

Bu yolla, yargıdan orduya, bürokrasiden üniversiteye Cumhuriyetin temel kurumlarının kendisine bağlı kadrolardan temizlendiği, yerine İktidar ya da cemaat/tarikat ya da FETÖ terör örgütüne bağlı olanların yerleştirildiği görülüp yaşandı.

Böylesi bir yöntemin kullanılması, yargının siyasallaştırılması ve yandaşlaştırılarak iktidarın baskı, korkutma, çökertme, etkisizleştirme, ezme aracına dönüştürülmesiyle kolayca uygulanabilir oldu.

AKP’nin iktidara gelişiyle başlayan, laik, demokratik, sosyal hukuk devleti nitelikleri taşıyan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı açık-gizli çökertme girişimleri az çok sezilmekte, sözcülerinin kimi söylemleriyle de bilinmekte, beklenmekteydi.

Ancak, hem Anayasa’nın Cumhuriyeti korumaya yönelik temel hükümleri, ordunun cumhuriyeti koruyucu geleneği, uluslaşmanın yarattığı yurttaşlık bilincinin önemli ölçüde yaygınlaşıp kökleştiğine olan inanç, sözde Batı Demokrasileriyle kökleşmiş ilişkiler nedeniyle bu girişimlerin, bir ölçüde aşındırıcı olabilse de, sonuca ulaşamayacağı inancı da taşınmaktaydı.

İktidarın 15 yılı aşan uygulamaları bu inancın sağlam temellere dayanmadığını göstermekte…

Çünkü, önce sözde demokratikleşme, “vesayetler”den kurtulma gerekçesiyle başlayan ilk Anayasa referandumları, Cumhuriyet bürokrasisi ve yargıyı teslim almakla sonuçlanmış, sonuncusuyla da güçler ayrılığına dayalı parlamenter düzeni çökertip tek adam diktatörlüğüne varan bir aşamayı gündeme taşımıştır.

Batı’nın, özellikle ABD’nin, Ortadoğu’yu yeniden düzenleme

amaçlı BOP/GOP planının, ulus devlet ve demokratik nitelikleri süren bir Türkiye’ye karşın gerçekleştirilmesi zor görünmekteydi.

Üstelik altmışlı yıllardan başlayan işçi sınıfı ve gençlik kaynaklı,”bağımsızlık, demokrasi ve sol” temelli bir toplumsal uyanış belirtileri izlenmiş, iki işbirlikçi darbeyle ezilmesine karşın, tehlike tümüyle ortadan kaldırılmış görünmüyordu.

Öyle ki, Irak’ın işgali öncesinde, TBMM hem Türkiye’nin üs ve limanlarının, hem de Türk Ordusunun Irak’ta kullanılmasına karşı durmuş, “tezkere”yi reddederek, Batı planlarına karşı istenmeyen bir direnç odağı olabileceğini de göstermişti.

Emperyal Plan uygulanacaksa, bu direnç odağı büsbütün kırılmalıydı.

Çünkü Türkiye’yi katmaksızın, en azından etkisizleştirmeden Ortadoğu’da öngörülen adımları atmak kolay olmazdı.

 

Öyleyse, bir dizi “operasyon” gerekliydi.

Başlangıç operasyonu, MHP’li “Devlet”in, o zaman da işlevine sadık girişimiyle dönemin hükümetinin çökertilmesiyle gerçekleştirildi.

Osmanlı Döneminden köklerini alan, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimleri sırasında Ulus Devlet ve Cumhuriyet düşmanlığı bir çok ayaklanmayla sınanmış, sözde dinci, esasta işbirlikçi gerici kuşakların sağ iktidarlar eliyle palazlandırılıp semirtilmiş uzantılarından oluşan tarikat ve cemaatler siyasallaştılmıştı zaten.

İşin en başında İttihat ve Terakki, sonraları Serbest Cumhuriyet Fırkalarıyla doğum sancıları yaşatmış, sonra da çok partili yaşama geçildiğinde DP’den Anavatan’a uzanan süreçte sağ iktidarların kanatları altında siyasal örgütlenme ve etkinleşme deneyimi kazanmışlardı.

Sağ siyasal iktidarların sağladığı Kuran kursu, tarikat-cemaat evleri, özel dersane ve okul görünümlü koyaklarda, Cumhuriyet düşmanlığıyla donatılmış kırsal kesim ve varoş yoksullarının çocuklarından oluşan potansiyel, bu örgütlenme ve etkinleşmenin temel gücünü oluşturmaktaydı.

Yurttaşlık bilinci kazandırıldığı sanılan kesimlerden daha örgütlü ve daha disiplinli bir dayanışma inancı taşıdıkları da, “başörtüsü, Filistin” bahaneli, “tekbiiiir, Allahu Ekber” sloganlı eylemlerde sınanmıştı.

AKP, işte bu sözde dinci, esasta işbirlikçi tarikat ve cemaatlerin koalisyonu olarak, olağanüstü bir hızla siyasal yaşamımıza sokuldu.

Kısa sürede de iktidara getirildi.

Özelleştirmelerle Cumhuriyetin tüm ekonomik kurumsal dayanakları çökertildi.

Ülkenin kamusal olanak ve kaynakları yandaşlara peşkeş çekildi.

Sanayi ve finans kuruluşları önemli ölçüde yabancılaştırıldı.

Eğitim, sağlık başta olmak üzere, temel devlet hizmetleri özelleştirmeye ve rant kaynaklarına dönüştürüldü.

“FETÖ Darbe girişimi” ister “kontrollü”, ister “senaryo” ister “dış destekli”, isterse başka adlarla tanımlansın, esasta, tarafların hangisinin emperyal planlara bağlılığı kuşkusunun yarattığı, bir ortaklık bozulması olarak değerlendirilmelidir.

Bir Cumhuriyet Yurttaşı, böylesine bütüncül bir değerlendirme yapıyorsa, bugünlerde, AKP’nin her düzeydeki sözcüleriyle yandaş medyayı da kullanarak, CHP’yi hedefe koyup baş suçlu gösterme çabalarını, sadece siyasal rekabetin bir yansıması olarak göremez.

Neredeyse ağzını açan CHP’ye ilişkin bir suçlama, karalama, hedef gösterme nöbeti savıyor…

Ne söylüyorlar?

“- CHP, terör örgütleriyle el ele yürüyor.

– CHP, FETÖ ile birlikte davranıyor.

– CHP, FETÖ ağzı kullanıyor.

– CHP, FETÖ’nün gelişmesine ve devlete yerleşmesine yardımcı oldu…

– CHP, HDP ile dolayısıyla PKK ile dayanışma içinde…

– CHP, Avrupa’ya Türkiye’yi şikayet ediyor…”

Daha başkaları da var, ama bu kadarı bile fazla…

Bu suç bastırma kampanyasının, sadece CHP’yi siyasal olarak yıpratma amaçlı olduğu sanılırsa, büyük bir aymazlığa düşülmüş olur.

Çünkü, AKP amacına bütünüyle ve tartışmasız ulaşmanın önünde tek engelin artık CHP olduğunu/kaldığını görmüştür.

“Son Referandumun ‘hayır” ağırlıklı sonucu, Adalet Yürüyüşü ve izleyen yeni kitlesel direniş potansiyeli taşıyan etkinlikler…” CHP’nin ayakta tuttuğu bir “Cumhuriyet Savunuculuğu umudu”ndan kaynaklandığını bilmektedir.

Bu engel aşılırsa, Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkıldığını açıkça ilan etmenin engeli de kalmayacaktır.

Öyleyse, uzak olmayan günlerde, CHP’ye yönelik iktidar suçlamalarının bir kapatma davasıyla taçlandırılacağını(!) öngörmek büyük sezgi gücü gerektirmiyor.

 

Dikkat, bu yazı bir CHP savunması için yazılmadı.

Çünkü bu “kumpas” CHP’den kurtulmayla sınırlı olsaydı pek çok kişinin umurunda olmayabilirdi belki.

Bilinsin ki, bu “kumpas” Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik bir kumpastır.

CHP’ye yapılan saldırılar da bir koçbaşı vuruşudur.

Duyduk duymadık demeyin.

 

 

Cevap Yaz

Bir Yorum Yapın

X